Yazı Detayı
01 Temmuz 2018 - Pazar 01:12
 
500 Yıldız Beklenen Mütefekkir
Ercan Çifci
 
 

16 Mayıs 2018, Ramazan ayının ilk günü, bir mütefekkir dünya hayatına gözlerini yumdu. Zaman durmadı, saatler işledi, insanların büyük bir kısmı fark etmedi KİM’in öldüğünü. Yüreklerde hüzün vardı, aynı zamanda bir öfke ve sarsılmaz bir inanç. Dünyadan bir ilim ve hikmet pınarı göçüyordu, çağı aydınlatan bir nur huzmesi yaşamını noktalıyordu. Üstadın ifadesi ile “Fikir çilesi haysiyetinin müstesna genci Salih Mirzabeyoğlu...” Rahmet-i Rahman’a kavuşuyordu. O bir devdi; fikir ve aksiyon devi. 1965’ten itibaren -öncesi de mümkün olmak üzere- şu an şu vakte kadar çekilen çileler, dünya muktedirlerinin teknolojilerini denedikleri işkenceler yetmezmiş gibi bazı mü’min kardeşlerinin haset ve kıskançlığı; buna rağmen gösterilen müthiş bir sabır, yenilmez bir irade... O bir inkılâp sanatçısı idi; zarif, asil ve iman öfkesinden mütevellit bir yiğit. Üstad’ı onu şöyle nitelendirmişti: “Cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin ilk ciddi fikir sesi ve ilk çileli nefs murakabesi…” Ve yine Üstad şu ifadeleri ile ona istikamet veriyordu: “40 senedir bu mayayı elde etmek için uğraştım, şimdi ise sendeki mücerret fikir istidadından şikâyet ediyorum. Ben mücerretler adamı, bugüne kadar mücerret fikir istidatsızlığını tenkit ederken, ilk defa birinde mücerret fikir istidadını tenkit ediyorum. Bugüne kadar bunu Sezaî dâhil, hiç kimse için söylemedim. Sen benim için yazıyorsun; anlamazlar. Öyle yüksekliklere çıkıyorsun ki, kanatların yanabilir! Sana en büyük methiye de bu, en büyük tenkit de...”

 

Ve o mücerred fikir dehası artık vücud olarak aramızda değil. Yapması gereken ne varsa yaptı ve gitti. Geride YAŞANMAYA DEĞER HAYAT için devasa bir külliyat ve hikmet dolu tecrübeler bıraktı. Sistem sahibi idi; Büyük Doğu’nun arkasına sığınmadı ve “bir ayniyetin iki kanadı hükmünde İBDA’yı örgüleştirdi. İyi, güzel ve doğruya dair ne varsa yaptığı her şeyi Üstadına atfetti, yanlışları ve eksikleri kendinden bildi. O, her daim ıstırap çeken bir deha idi, fikir ve aksiyon mimarı idi. Mütefekkirdi; işe yarar her mevzuya el atmak, işlemek, eşya ve hadiseyi yerli yerine oturtmak derdinde idi. Ve bunu pazarlıksız Allah ve Resûlü davasına bitiştirmek peşindeydi. Hal böyle olunca Kurtuluş Yolu-Ehli Sünnet ve’l Cemaat çizgisinde kesintisiz bir oluş sürecine girdi. Kaldı ki O’nun deyişiyle ortada Büyük Doğu-İbda’dan başka, fikre bağlı sistemli hareket eden kimse de yoktu. Meseleyi kendi ifadesiyle açalım: “Güya İslâm adına çırpıştırılmış fikirlerden kurulu köpek kulübesi cinsinden uyduruk oluşumlar bir yana, kelimenin gerçek anlamıyla insan ve toplum meselelerini kuşatıcı İslâmî bir dünya görüşü, ancak «Ehl-i Sünnet» itikadıyla mümkündür; Büyük Doğu-İbda, bu davanın hem tespitçisi ve hem de dünyada “İslâm’ı eşya ve hadiselere tatbik” mevzuundaki tek «sistem» terkibidir!..”(1)

 

Bu sisteme karşı mücadelesini yaptı, kavgasını verdi. Milyonlarca gence, kapısında bulunduğumuz İslâm Rönesansı’nın baş şartı olan fikri miras bıraktı. Her yönüyle tam ve zengin bir öz. Birkaçına göz atalım:

 

Lügat Mütehassısı

 

Mütefekkir’in lügat ilgisi ve lügat üzerinden kâinat muhasebesi yapışı malûm. Kendi hayatı ve eserleri bu mânâda “fikri yaşamak, yaşamayı fikir bilmek” cihetinden lügat destanı. Kelimeler, semboller, imajlar, tedâiler, tabirler, ebced ve cifir benzeri sayı değerleri vesaire. Topluluk hakikati... Çok’u tek’e irca etme. Bunu yaparken çok’u kaybetmeme ve yitirmeme gayreti. Bir nevi çokta teki gösterme hüneri, sanatı. Dil, kelimelerden örülü. Kelimeler, suretlendirilmiş mânâ. Lügat, aynı yahut yakın mânâya dair birçok kelime ve ses misalleri ile dolu. Kelime, mânâ ve tecrübe zenginliği. Dil, konuşuldukça zenginleştiğine göre ve konuşmakta ucuz soydan gevezelikler olmayıp “eşya ve hadisenin sırrını kurcalamak” noktasında fikir ve aksiyon üretmek olduğuna göre, lügat, eşya ve hadiseye dair konuşuldukça zenginleşen bir “cevher”. İlimlerin ilki ve başı; hatta en önemlisi. O olmadan başka ilme kapı aralamak imkânsız. Nihayetinde hangi işe el atarsak atalım, öncelikle o işe ait isimler, kavramlar, adlar ve alakalı manaları öğrenmek durumundayız. Hâl böyle olunca lügat ilmine yahut lügat ilmi esaslarına vakıf olmadan diğer ilimlere geçit yok. Bu çerçevede Mütefekkir’den öğrendiğimiz veçhile “lügat ilmi, asıl bilgisi olmanın da ötesinde ‘aslın aslı’ niteliğindedir.”(2)

 

“Ölüm Odası B-Yedi” adlı eserin bu mânâ çerçevesinde bir orijinalitesi vardır. Mütefekkir’in “Dil ve Anlayış, Tilki Günlüğü, Hırka-i Tecrid, Furkan-Lûgat-ı Sâlihûn, İnsan-Büyük Doğu-İbda, Esatir ve Mitoloji” adlı eserleri ile bir bütün arz etmekte ve bu bütünlük etimolojik anlamda bir ilk belirtmektedir. “Ölüm Odası B-Yedi” adlı eseri, dillerin işlenmesi ve harmanlanması açısından olağanüstü bir tertibe ve terkibi oluşa sahiptir. Geçmişten günümüze ve bugünden yarına bakan yönüyle, eşya ve hadise -kısmen- göz önünde olup bitmektedir. Eşya ve hadisenin yaşadığı değişimin fark edilişi ile birlikte, ona ait kelimelerin, sembollerin, imajların ve alakalı görülen ne varsa etimolojik lügat bütünlüğü içerisinde nakış nakış işlenişi. Dilde kâinat muhasebesi veya eşya ve hadisenin sırrı peşinde DİL MUHASEBESİ. Buradan KELAM bahsine akış. “Hiçbir şey yokken kelam vardı”. Dil değil kelâm, bu inceliğe dikkat. Dolayısıyla dilden kelâm bahsine sarkış. Kelâm ise “Ben Kimim?” ızdırabını htiren SIR. Mütefekkir’de mühim kelime “KUST”. Açılımı eserleri boyunca mevcut.

 

Diğer taraftan, dilde toplu topluluk hakikati bahsi. Allah’ın isimleri, sonsuz ve topyekûn varlık alemi Allah’ın kelimeleri. Her biri kendi istidadında derece sahibi. Nihaî noktada ondan gayri hiçbir şey yok, her şey onun ilminden tecelli. Sahabe-i Kiram’dan Hz. Lebid’in sözü: “haktan başka her şey batıl”. Ve Resûller Resûlü; yeryüzünün en fasih konuşanı, dilde belağat ve incelik sahibi. Söylenegelen hikmet: “Halkın dili, Hakkın dili”. Mütefekkir “Dil ve Diyalektik” adlı eserinde bu hikmete şöyle izah getirir: “Allah sevgilisinin dili, halkın dilidir ki, hükümlerden ibarettir; hususi dil, ondan çıkarılmış hakikatlerdir. Böylece, «Halkın dili, Hakkın dilidir.» hikmetindeki mihrak noktanın Allah sevgilisi olduğu da anlaşılıyor.”(3)

 

İbda Mimarı’nın bir nevi yaptığı, esas bir dil oluşturmak ve bu dil üzerinde dünya fikir yemişlerini harmanlayıp ümmetin istifadesine sunmak. Bu çerçevede İbranice, Boşnakça, İtalyanca dâhil dillerin tarihi ve kökeni noktasında oldukça geniş bir ürün ortaya koymaktadır. Gaye; BİR MİLLETİN HAFIZASINI YENİLEMEK.

 

Aslında mütefekkirin bütün kitapları tek bir eser. “Birbirini tamamlayan” ve aynı zamanda “KÂİNAT MUHASEBESİ-LÜGATI” olmak bakımından tek bir eser.

 

Tilki Günlüğü ve Rüya

 

Rüya; ruhun kendi âleminden, Allah’ın lütuf ve ikramlarından istifâde ile, eşya ve hadiselerin dışında bazı hâllere şahitlik etmesi. Genel anlamda insanın uyku hâlinde iken gördüğü, duyduğu şeyler. Rüya, suretler âleminden akisler. Rüya, Allah’ın nurundan olan ruhun, ezeli âlem ile suretler âlemi arasındaki berzahı. Arapça, Hulm: Rüya, düş, hulyâ. Rü’ya: Düş. Rü’ya: Umut. Rü’yet: Görme, bakma, görülme. Farsça, Rûyâ: Yerden biten, bitici, nâbit. Rûy: Yüz, sima, çehre.

 

Rüya denince akla gelen, Mirzabeyoğlu’nun dünya fikir ve sanat tarihinde eşi ve benzeri olmayan, “Tilki Günlüğü: Ufuk ile Hafiye” adlı rüyayı eşyadan daha gerçek bir buuda oturttuğu eseri. 1990 senesinde “Nokta”da yayınlanan röportajında Kumandan MİRZABEYOĞLU şöyle diyordu: “- Bu, 8 yıldır üzerinde çalıştığım ‘Tilki Günlüğü’ adlı romanın bir bölümü. Romanda bu yüzyılın bir topoğrafyasını çıkartacağım.” Yine kendi deyişiyle “ruhi roman”. Yıllar boyu, uykularını bölerek kaydetmiş olduğu rüyalar, tabirler, lügat ilgileri, Üstad’dan iktibaslar, yerinde günlük yaşamdan kareler.

 

Başlangıç tarihi 17 Ağustos. Kitabın ilk baskı tarihi 1991. Kitap rüya ile gerçeklik arasında bir kâinat muhasebesi. “İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar” hadis-i şerifinden mülhem, rüya gibi hayatında tabire muhtaç oluşu eser boyunca satır aralarında mevcud.

 

17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi; Büyük Deprem. Saat: 03:02. 45 saniye süren 7.6 şiddetinde sarsıntı. Resmi bilgiler: 17.480 kişi öldü, 23.761 kişi yaralandı, yüz binlerce ev ve iş yeri hasar gördü ve sair. Aynı yıl laik Kemalist ve aynı zamanda Batı güdümlü 28 Şubat 1997 darbesi bütün uygulamaları ile meydanda. Bu zulme karşı yükselen ses: “1999 Kurtuluş Yılı.(...)Müslümanlar dik durun. Karşınızda leşler var.” Sesin sahibi Salih Mirzabeyoğlu. Depremden aylar önce söylenmiş bir söz ve yine aynı depremden 8 yıl önce baskıya verilmiş bir eser. Tilki Günlüğü, sadece bir misâlle gösterdiğimiz, bu cephesiyle bile SIRRÎ’liğini muhafaza etmekte. Ve eser 1999’da yükselen bayrakla şu ilanı bir daha yapar: KURTULUŞ GEMİSİ İBDA; KAPTAN MİRZABEYOĞLU.

 

Hikmet Pınarı

 

Baştan söyleyelim; İBDA külliyatı, İslâm tasavvufu kanatları altında Batı tefekkürünü muhasebe ve muhakeme altına almış, ondan devşirebileceklerini devşirdikten sonra, “kendi bünyesine” mutabık bir şekilde lif lif örgüleştirmiş ve hâli hazırda neticelendirilmeye doğru akmaktadır. Nihayetinde İbda Külliyatı, “Dünya İrfan Sandığı” hükmünde bir birikime sahiptir. Bu birikimin mimarları Üstad ve Kumandan’dır.  

 

Batı tefekkürü başta olmak üzere, dünya fikir panayırında en küçük bir fikrî kırıntıyı bile zayi etmeden işlemeyi gaye edinen Büyük Doğu-İbda Mimarları, ortaya koydukları eserlerle birçok meseleyi vuzûha kavuşturduğu gibi, kolpacılığı ve kopyacılığı da deşifre etmiş olarak işin aslının İslâm’da ve İslâm tasavvufunda olduğunu da göstermişlerdir. Hep ölçü, her daim ölçü! Burada ise ölçü, “İlim Çin’de dahi olsa alınız” Hadîs-i Şerîfi ve Hz. Ali’ye ait “Hakikati öğren, söyleyeni sonra öğrenirsin” kelâmıdır. İbda Külliyatı, bu ölçü ve hikmetleri papağan gibi tekrar edenlerden farklı olarak işin gereğini yerine getirmiş, dünya irfan yemişini İBDA HİKEMİYAT BİNASI’na taşımıştır. Mütefekkir’in “Madde Nedir?: Maddenin Kritiği” adlı eserine baktığımızda bu hususta oldukça dikkat çekici bir incelik göze çarpmaktadır: “Uyarılması gereken diğer mesele de eleştirmek için değil, sahiplenmek üzere el atışlarımızda, anlatılanların ‘hakikati olan mahiyet’ ve ‘hakikati olmayan mahiyet’ kategorilerine girip girmediği... Doğruluğumuz, birinciye girdiği kadar.”(4)

 

Külliyata baktığımızda Batı tefekkürü, felsefe tarihi boyunca filozoflar, mitoloji, materyalizm, pozitivizm, kritisizm, fizik, kimya, biyoloji, matematik, izafiyet, kuantum, kara delikler, hologram, psikoloji, logoterapi, Picasso, Salvador Dali, resim, heykel, Nicolai Hartman ve insan felsefesi, Sartre ve egzistansiyalizm, Husserl ve fenomonoloji, Tarkovsky ve sinema, Hawking ve maddenin sırrı, Lenin ve diyalektik materyalizmin maddeye bakışı, tıp ve saire mevzuların değerlendirilerek “saf fikir-arındırılmış fikir”  olarak ilim erbabının önüne çıkarıldığını rahatlıkla görmekteyiz. Bu ise kelimenin tam anlamıyla Büyük Doğu-İbda Mimarları’nın fikir dünyasında yaptığı bir KÜLTÜR İNKILÂBI’dır.

 

Mütefekkir’in “Hikemiyat -Tefekkür ve Hikmet-” adlı eseri bu çerçevede birçok fikrî esere “bir şemsiye genişliğinde” kıymet belirtir. Akademik dünyada tek telif eser görünmezken ve “şu şunu dedi, bu bunu dedi” tarzı dipnot kolaycılığı üzerinden eserler yazılırken Mütefekkir’in bu eseri ŞAH-ESER olmak gibi ilmin merkezinde durmaktadır. Aynı şekilde biyolojinin kendi öz dili ve ana mevzusu zedelenmeden “İslâm’a Muhatap Anlayış” zaviyesinden değerlendirildiği, “biyoloji” alanında ihtisaslaşmak isteyenlere “terkibî hükümler” hâlinde sunulduğu “Berzah -Bütün Dalların Birleştiği Kök’e-” adlı eser de kütüphanelik çapta önümüzdedir. Diğer taraftan İbda Mimarı’nın bir başka kitabı “Sefine -Suver-i Hayâl Âlemi-”. Birçok Müslümanın gündeminde bile olmayan ama dünyayı kasıp kavuran kuantum fiziği, hologram, kaos teorisi, hareketin yeni elemanlarının dikkatlice değerlendirildiği olağanüstü bir eser. Eserde ayrıca Stephen Hawking, Nicolai Hartman ve iddiaları üzerinde durulurken, “Elektronların şuuru var mı? Göz nerede? Mekanik Dünya görüşü, Şuur ve Beyin, Agnostisizm” gibi başlıklar değerlendirilmiş.

 

Ve son olarak estetik bahsi. Mütefekkir’in büyük bir hassasiyetle üzerinde durduğu mevzu. Resimde, sanatta, edebiyatta hasılı hayatın her sahasında estetik başta. Mütefekkir’in resim mevzusunu işlediği Elif “Resim Redd Kökündendir” eseri de bu çerçevede harikulede bir terkib belirtmekte. Resim mevcut varlıkların görünüşü yanında hayali birtakım duygu ve düşüncelerin herhangi bir yüzeye kalem, fırça ve boya gibi araçlarla yapılan biçimi-suretine denmekte. Bir nevi şiirin tuvale dökülmüş hâli. Müzikte nota ne ise resimde renkler o. Şiirde ahenk ne ise resimde ölçü o. Resim, müzik ve edebiyat; her üçü de fikrin, duygunun, ilmin pıhtılaşmış hâli. Edebiyat merkezli deyiş; edeb ilmi. Bu çerçevede resim, müzik ve edebiyat, bu ilme -edeb ilmi-ne kadar yakınsa o kadar makbul, ne kadar uzaksa o kadar çürük. Salih Mirzabeyoğlu’ndan öğrendiğimiz veçhile; “Maddeye kuvvetli bir şekil veren, “güzel”dir. Güzel, ruhun akıl ve bedende, Allah’ın ruh ve akılda bir gösterisi, tecellisidir. Biz, güzelliğe rastlar rastlamaz, eskiden tanıyormuşuz gibi, onunla ilgileniriz..” Eser bu ve benzer bilgilerle dolu. Ayrıca “Ressamlar ve tablolar başlığı” altında; Renoir, Monet, Toulouse Lautrec, Cȇzanne ve Gaugin, Kandinsky ve Picasso, Mary Cassatt, Berthe Morisot, Victorine Meurent işlenirken, aynı zamanda “Ressam ve Seyirci, Resim Çerçevesinde, Estetik ve Resim” başlıkları altında resmin inceliklerine değinilmiş.

 

İktisattan siyasete, felsefeden tasavvufa, matematikten biyografik romana İbda Mimarı 70’e yakın eser verdi. Kader sırrı. Bilinmez. Belki bu işkenceler, zulümler ve suikast neticesi şehadeti olmazsa kim bilir hangi eserlere imza atacaktı.

 

Küçük bir anekdot: Zaman zaman Mütefekkir’in eserlerinin anlaşılmadığı söyleniyor. Aslında bu durum kendi cehaletimizin ve seviyemizin ne kadar kötü durumda olduğunu itiraf etmekten başka bir şey değildir. Nihayetinde Mirzabeyoğlu’nun, “anladım” keskinliği olmamak, “dır” ve “tır” larla mevzunun önü kapatılmamak kaydıyla eserlerinde anlaşılmayacak hiçbir şey yok. Belki branşımız sebebiyle farklı branşta yazılan şeyler bize yabancı gelmiş olabilir. Bu anlaşılmaz olduğunu değil, sadece şahsımızın anlamadığı yerler olduğunu gösterir. Nihayetinde farklı branş sahipleri ilgili eserleri anlamakta hiç sıkıntı çekmemektedir. Kaldı ki O, zaten eserlerini anlaşılmaz sanılır şeyleri anlaşılır kılmak için yazdı. Ancak bunu yaparken fikri ayağa düşürmedi ve belli bir entelektüel seviyede tuttu. Ucuz avami anlatımlardan ve aktüel siyasi deyişlerden kaçındı. Tabii olarak bu durum, külliyata bakanların da kültür seviyesini göstermekte bir turnusol vazifesi görmesini sağladı.

 

Netice

 

O bir dehaydı, aynı zamanda fikir kahramanı. Dünya tefekkürünün topografyasını çıkardı ve devasa bir kütüphane önümüze koydu. Birilerinin rahatını bozdu, oyunlarını deşifre etti. Birilerinin huzurunu kaçırdı ve samimiyetsizliklerini gösterdi. O, 500 yıldır bekleneni gerçekleştirdi. Bu fikir; “İlimde, fende, fikirde, sanatta, her şeyde, Peygamber ne dediyse gerçeğin ve toplamın onda olduğunu ve sayıları o yekûne uydurmak gerektiğini öğretmek üzere... Tarihimizi lif lif ayıklamış ve sahte kahramanları gerçeklerinden ayırmış olarak… Allah için buğz ve Allah için aşk ölçüsüne uygun şekilde, baş nefret kutbu ile baş muhabbet kutbunu tayin etmiş olarak… Batı dünyasını bütün oluş sırları ve olamayış hikmetleriyle süzgeçten geçirmiş olarak…Bâtıl olanı güzelleştirmeyi bilen Batıya karşılık, Hakkı çirkinleştirmeyi beceren kaba softa ve ham yobaz tipini, kökünden budayıcı idrake ulaşmış olarak…En çarpıcı ve cezbedici estetik ölçüleriyle pırıldamak zevk ve gayesine ulaşmış olarak…”(5) meydan yerinde.

 

Bize tek şey kaldı hareket etmek ve eser vermek için karıncalar gibi çalışmak. Samimiyetle, aşkla…

 

Dipnotlar

  1. Salih Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği (İstanbul: İbda Yayınları, 1994), s.115.
  2. Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya: Yılanlı Kuyudan Notlar (İstanbul: İbda Yayınları, 1997), s.42.
  3. Salih Mirzabeyoğlu, Dil ve Anlayış (İstanbul: İbda Yayınları, 1986), s.67.
  4. Salih Mirzabeyoğlu, Madde Nedir?: Maddenin Kritiği (İstanbul: İbda Yayınları, 2007), s.38.
  5. Salih Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği (İstanbul: İbda Yayınları, 2004), s. 226-227.

 

Aylık Dergisi 165. Sayı

 
Etiketler: 500, Yıldız, Beklenen, Mütefekkir,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
01 Haziran 2019
Salih Mirzabeyoğlu: Nizam ve Sır
01 Mayıs 2019
İslam Hikemiyatının Batı’ya Tesiri ve 12. Yüzyıl Tercüme Faaliyetleri
02 Nisan 2019
Türkün Ruh Köküne Düşman Bir Tip: Reşit Galip
01 Nisan 2019
İslam Coğrafyasında İlk Dönem İlim ve Hikmet Faaliyetleri
07 Şubat 2019
Çile Şiirinde Büyük Doğu(m) -II-
01 Ocak 2019
Çile Şiirinde Büyük Doğu(m)
06 Aralık 2018
Edebiyat ve Ahlak “Müstehcen Edebiyat”
29 Ekim 2018
Necip Fazıl’ın Musiki Anlayışı ve Zevki
02 Ekim 2018
Eğitime Tolstoy Aşısı
03 Eylül 2018
Kendi Sinemamıza Doğru: Tesbit ve Tahlil
01 Ağustos 2018
Türkiye Sinemasına Eleştirel Bir Bakış
01 Haziran 2018
Güzel Koku ve Estetik İdrak -II-
01 Mayıs 2018
Güzel Koku ve Estetik İdrak
05 Nisan 2018
Eser Vermek Davası ve Estetik İdrak
01 Mart 2018
Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında Batılılaşma
27 Ocak 2018
Köklerimizden Kopuş; Edebiyatta Batılılaşma
27 Aralık 2017
Dünya Klasikleri Kimin Klasikleri?
24 Ekim 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği –III-
03 Ekim 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği -II-
05 Eylül 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği
31 Temmuz 2017
15 Temmuz Direnişi 1999 Ruhu’nun Devamıdır
27 Haziran 2017
Modern Dünya Hastalığı; Hikmetsizlik
02 Haziran 2017
Batı Tefekkürünün Ardındaki Hayat Tarzı
01 Mayıs 2017
Batılılaşmak Modernleşmek Değil Barbarlaşmaktır
05 Nisan 2017
Ölüm Odası Penceresinden Lügat İlmi ve Kâinat Muhasebesi
09 Mart 2017
Kültür Dezenformasyonu; Bilim Kılıflı Mitoloji
03 Şubat 2017
Hakikat-i Ferdiyye
04 Ocak 2017
Müzik Hikemiyâtı -Giriş- IV
30 Kasım 2016
Müzik Hikemiyâtı -Giriş- III
06 Kasım 2016
Müzik Hikemiyatı -Giriş-II
03 Ekim 2016
Müzik Hikemiyâtı - Giriş
05 Eylül 2016
İslâm Hikemiyâtında Felsefe
30 Temmuz 2016
Madde Nedir Ve Maddenin Ötesinde Ne Var?
04 Temmuz 2016
Madde Nedir Ve Madde’nin Ötesinde Ne Var? (I)
Haber Yazılımı