Yazı Detayı
24 Ekim 2017 - Salı 15:21
 
21. Yüzyılın Kayıp Çocukluğu
Zeynep Nurseli Güleç
 
 

Çocuk(luk) nedir veya ne değildir, onu nasıl eğitmeli, niçin yetiştirmeli, çocuk ihmalinin önüne nasıl geçmeli, çocuk istismarının cezası ne olmalı? Ve saire... Bunlar birer soru değil. Ağızlarda gevelenen; fakat modern çağın koşullarında çok farklı etkilere maruz kalarak büyüyen çocuğun, bu yapılanma sürecindeki tesirden müsbet yahud menfî etkilediğine dair ortak bir kanaate varılmamasından doğan ve her defasında sorun ortadan kalkmadığı için de tekrarlanmaktan öte bir mânâ taşımayan cümlelerdir.

Her görüş, bakış, ideoloji ve bilim dalı tarafından farklı tanımlanan çocuk, belki de yetişkinlerin çocuk çağını anlamaktan ırak oluşu sebebiyle kaybetmek üzere olduğumuz istikbâlimizdir. Bu kaybediş deyimi, çocukluk gerçeğinin ortadan kalkması mânâsında değil, çağın çocuğunun kim olduğunun anlaşılmamasından doğan bir kaybediştir. Yetişkinlerin kurduğu dünyada, çocuğa biçilen rol, onun çocuk olmanın ötesine geçmemesidir. Lâkin şartlar değiştiğinde, çocukların aniden yetişkin rolüne bürünmesini isteyen de, bu yetişkinlerin tutkuyla sarıldığı emperyalist-kapitalist düzenden başkası değildir.

Çocuğa ve onun yaşadığı bu devreye, yetişkinliğe nisbetle, çocuğun sahip olmadığı özellikler üzerinden yapılan tanımlamalar, meselâ çocukluğun “birtakım fizikî ve zihnî eksikliği ifade eden bir yetersizlikler çağı” olduğu tanımı, çocuğun bir kıymet değil, aşağı değer belirttiği algısında olunduğunun apaçık bir göstergesidir. Çocuğu bir döneme nisbet ettiğimizdeyse, “bebeklik ile ergenlik dönemi arasındaki insan” tanımı ortaya koyulur. Peki, böyle bir dönem ayrımını ortaya kim koydu yahud bu dönem neye nisbetle tanımlanmaktadır? Modern çağın ortaya koyup, bir de bilimsel olarak temellendirdiği bu (çocukluk) çağı, sanayi devrimi sonrası şekillenen ve kendisini bir içtimaî sınıf olarak ortaya koyan Batı kapitalizminin yeni aile modelindeki çocuk(luk) anlayışına dayanır ve onun değer yargıları üzerinden çocuk(luk), yeni bir hüviyete bürünür.

Her dönemin ve toplumun yapısına nisbeten yeni problemlerle (yeme-içme-barınma-eğitim) karşılaşılan çocuk yetiştirme mevzuu, günümüzde farklı bir boyuta taşınmıştır. Çocuk(luk), sistemin en sıradanından en üst seviyesine kadar, farklı çıkar odaklarının okları altındadır. Temel ihtiyaçların karşılanmasının ötesinde bir modernleşme meselesi olarak karşımıza çıkan çocukluk devresi, aslında bir yetiştirme değil, KİMLİK problemine dönmüştür; çünkü çocuğun hakiki-gerçek kimliğini kazanması çeşitli nedenlerle -şuurlu yahud şuursuzca- engellenmektedir. Medya üzerinden tüm dünyaya manipüle edilen modern çocuk profili, her devletin-milletin yetiştirmesi gereken “tipik” çocuğu temsil etmektedir. Çocuk, ideal olarak tanımlanan bu tiplemeye ulaşması için, çeşitli kurumlar tarafından belli kalıplar içerisine sokulmaktadır. Bilhassa ülkemizde, “devlet adamlarının sözleri, tv yüzlerinin çocuk yetiştirme saçmalıkları, çocuk üzerine yapılan psikolojik ve sosyolojik araştırmalar, okul müfredatları, cemaatlerin yahud ideolojilerin farklı yaklaşımları ve internete hâkim olan bilgi kirliliği” arasında anne-baba, bir yandan çocuğunu yetiştirmeye çabalarken, diğer bir yandan da kime ait olduğu belirsiz kalıpların arasına çocuğunu sıkıştırmaktadır. Çocuk ise bu anlayışların tesirinden kaçamayarak, doğrudan yahud dolaylı olarak ister istemez etkisi altında yetişmektedir. Bu durum da çocuğu karmaşık bir fikrî ve zihnî yapıya büründürmekte ve şahsiyetini meydana getirecek temel yapı taşlarını tahrib etmektedir.

Yarışma ve rekabet kültürü içerisine sokulan çocuktan, iyi bir eğitim alıp sağlıklı bir gelecek kurması istenir. Hâlbuki kapitalist sistemin ürettiği ve eğitim kurumlarının henüz ilk dönemden itibaren dayatmaya başladığı bu rekabet kültürü, çocuğun fıtrî tabiatı ve ilmî ihtiyacını karşılayacak şekilde eğitmekten ziyade, en hırslı ve zeki olanın en önde olacağı bir eleme-elekten geçirme sistemine tâbi tutmaktan ibaret kalır. Elenen bu çocuklar, aslında sistemin bekasına yerleştirilecek standart eleman olarak istihdam edilir. Tabiî bu iş süreci de, bir şahsiyet olarak düşünmeyi engelleyecek her türlü angarya ile doludur. Çocuk(luk)un bu modern-emperyalist kalıpları içinde, Batı anlayışının emrindeki pozitif bilimin verileriyle yoğrulma süreci, ülkemizde ayrıca suyunun suyunun suyu düzeyinde ve hala Kemalist ideolojiden arındırılmamış arızalı ders kitaplarıyla ayrı bir boyutta perçinlenmektedir. Bu cümlelerin ütopik ve abartı gelmemesi için tek bir soru yeterlidir: Ülke çapında çeşitli alanlarda (sinema, müzik, matematik, iktisat, ilahiyat vs) orijinal iş ve eser ortaya koymuş kaç çocuk, genç yahud yetişkin var?

21. yüzyılın çocukluğu, birçok boyutta (fizikî, zihnî, cinsî vs) aile-okul-medya ve internet üçgeni arasında şekillenmektedir. Gelişen hızlı teknoloji içerisinde çocuk, üretim piyasasından ayırt edilmiş ve oluşan modern çocukluk algısında çocuk, toplum ve aile planında kutsal bir mevkie oturmuştur. Bu kutsiyetin doğuşu, Rönesans sonrası kilisenin doğurduğu “kutsal çocuk” imajının bir parçası olarak medya da çeşitli (Huckleberry Finn, Pollynna, Oliver Twist) şekillerde idealize edilmiştir. (İnal, Modernizm ve Çocuk) Müslüman ülkeler planında ise çocuğun kutsiyeti İslâmî değerler (Kur’ân-Hadis-Sünnet-Evliya kelâmı) ışığında ayrı bir kıymet belirtse de, son iki yüzyılda Müslüman toplum ve aileler, çocuklarını Batı’nın modern eğitim anlayışından farklı bir şekilde yetiştirme kaygısı gütmemektedir. Bu her ne kadar çocuğa duyulan duygusal bağın yetiştirme üzerindeki etkisinden kaynaklansa da, İslâma Muhatap Anlayış ölçüsünde ortaya konulmayan ölçüler yahud teoriler, Müslüman ülkeleri çocuğun sahip olması gereken değerler konusunda bir kafa karışıklığına ve çıkmaza sürüklemektedir. Bahsimizden de anlaşılabileceği üzere, inandığımız ile yaşadığımız hayat arasındaki çelişkiler, her planında karşımıza aşılmaz engeller olarak çıkmaktadır.

Son Çocuk Ölmeden Kapitalizm Doymaz

Geçen yüzyılda üretim sektörünün iş gücü (istismarının) parçası olan çocuk, 21. yüzyılın kapitalist düzeninde yeniden tanımlanıp “küçük tüketici” olarak yerini almıştır. Çocuklara hitap eden ürünler ile anne-babayı duygusal açıdan istismar ederek, çocukları, çok para harcanması gereken lüks nesneler olarak görmemizi sağlamıştır. Bunun karşılığında çocuklar da aşırı tüketimi bir rahatlama aracı olarak görüp, aile üzerindeki tüketim baskısını artırmıştır. Çocukların hayatının bir parçası olan, toplumun ahlâkî ve örfî hayatının bir yansıması olarak çocuğu eğitmesi gereken oyuncaklar, artık yalnızca bir para kazanma vasıtasına dönüşmüştür. Son 100-150 yıla kadar çocuğun eğlence ve eğitim aracı olan oyuncaklar, modern çağda hâkim ideolojinin “çocuk dilindeki” bir parçasıdır ve emperyalist düzen, çocuğu oyuncaklar üzerinden kurmakta ve şekillendirmektedir. Artık oyuncakların o eski masumiyet ve sıradanlığı kalmamıştır. Sonuçta ortada çok büyük bir “oyuncak endüstrisi” mevzu bahistir. Batı’nın kirli gösteri dünyasının yansıması olan bu “plastikler”, çocukça olmayan her değerin taşıyıcısıdır: “Marka” ve “imaj” yüklü bu ürünlerde çocuğa şiddeti arzulatan arabalar, savaş ürünleri ve cinsel çekiciliğe haiz bebekler üzerinden, geleceğin insanı programlamaktadır. Çocuğa hitap eden film ve çizgi karakterlerin bir kopyası olarak medya üzerinden manipüle edilen oyuncaklar, gitgide bir moda halini almıştır. Batı modasının olduğu yerde de kopyacılıktan, kolpacılıktan ve düşünce yoksunluğundan başka bir şey yoktur. Çocuğun beceri, yaratıcılık ve hayal gücünü çalan bu hazır ürünler, ham ve giderek aptallaşan bir zihni hayata sürmektedir. En kötüsü ise pek çok ailenin oyuncakları çocuğu oyalama, oyalanırken de öğrenme(!) aracı olarak görmeleridir.

Her türlü medyatik aracın tesirine açık olan çocuklarımız, bizzat yetişkinlerin körlüğü dolayısıyla, 21. yüzyılın ahlâkî ve cinsî eğilimlerine TV, internet ve benzeri araçlar üzerinden doğrudan maruz kalmaktadır. Çocukların algı dünyasına girmemesi gereken müstehcen görüntülerin medyada kırmızı noktalama, bipleme yahud yazılı uyarı şeklinde sergilenmesi de samimiyetsizliğin, ihmalkârlığın ve istismarın dik âlâsıdır. Yetişkinlerin TV ve reklamlardaki “ahlâkî” eğilimleri karşısında çocuklar savunmasız bırakılmaktadır. Öte yandan medyada bu ahlâksız giyim ve makyaj altında yetişkinlere sergilenen çocuklar, hem toplum içi çocuk portresini bu minvalde şekillendirmekte hem de pedofilinin ortaya çıkarıcısı konumunda yetişkinlerin zihinlerine sapkın anlayışlar enjekte etmektedir. (İnal) Nihayetinde kapitalizm doğmamış çocuğun bile peşindedir; kürtaj ve benzeri yolla elde edilen ceninleri, kozmetik endüstrisinde kullanmaktan hiç hayâ etmemekte ve hatta bunu bir de finanse etmektedir.

Diğer taraftan toplumun en masum parçası olan çocuğun dahi istismar edildiği bu sistemde, ülkemizde her fırsatta ideolojik eğitim vermeyelim zırvasını tekrarlayan kimi eğitimcilerimizin artık bu gerçeğe idraklerini açması gerekmektedir: Genelde emperyalist-kapitalist ideoloji, özelde ise Batıcı Kemalist ideolojiyle sistemleşmiş okullarda verilen eğitimde ve kurulan cümlelerde acaba hangi ideolojisizlikten bahsedilmektedir.

Çocuk Hapishaneleri: Kreş, Dershane, Sanal Dünya

Geçimi ve çocuğu için, anne-baba kendisini iş merkezleri ve fabrika duvarları arasında kapatırken, çocuğunu da kendi eliyle güvenli ortamda oyun ve eğitim düşüncesiyle 3-4 yaşlarından itibaren kreşe, devamında ise 7-8 saatlik çıkışı yasak olan okul duvarlarının ardına kapatmaktadır. “Ebeveyn tarafından özel okul, özel kurs, özel arkadaş çevresi, özel oyun salonları içine sıkıştırılarak toplumdan tecrid edilen çocuk(luk), özgürlükleri çalınmış bir dönemi simgelemektedir.” Gittikçe yok olan tabiat, gittikçe yok olan tabii parklar, gittikçe yok olan güvenli sokak ortamı çocuğu önce soğuk beton evin içine, sonra da kapısı farklı dünyalara açılan bilgisayarın başına taşımaktadır. Anne-baba işten sonra TV içinde yeni bir hayal dünyası kurarken, çocuk önceleri “edilgen” olarak oturduğu bilgisayar başında artık çocukların yahud çocuk istismarcısı kimselere açık bir pozisyonda, kurgusu ni’düğü belirsiz oyunlarla global bilişim ağına dahil olmaktadır. Bunun neticesinde pek çok çocukta yalnızlaşma, beceriksizleşme, tabiat ve cemiyet hayatından kendini soyutlama gibi psikolojik ve içtimaî problemler ortaya çıkmaktadır. Foucault’un “Büyük Kapatılma” tezini andıran bu durum, aynı zamanda yetişkinler ile çocuklar arasındaki boşluğu iyice derinleştirmektedir ve geleceğin yetişkinlerinin oyalanması için oluşturulan “çocukluk dünyasına” uzun süreli hapsetmenin de ta kendisidir.

Diğer taraftan bizler, zihin dünyasını sanal dünyaya yönlendiren çocuktan ve sürekli onları nasıl bir eğitime tâbi tutmaktan bahsederken, nüfusumuzun kritik bir kesimi de yetişkinliğe “sokakta” hazırlanmaktadır. Yoğun göç alan illerimizde pek çok genç, bu duruma maruz kalmaktadır. Bu çocuklar kapitalist dünyanın acımasız, adi rekabet ortamıyla küçük yaşlarda tanışmaktadırlar ve fizikî, ırkî, aklî yahud cinsî her çeşit sömürüye açık durumdadırlar. En temel insanî haklardan mahrum kılınan çocuklar, beslenme, sağlık, barınma, aileye katkı sağlamak yahud ferdî olarak ayakta kalabilmek için dilencilik, hırsızlık, madde kullanımı, fahişelik, mültecilik ile karşı karşıyadır. Bu durumun kapitalizmin orta ve üst sınıf insanları tarafından kanıksanmış bir şekilde karşılandığını gördüğümüz gibi, aynı zamanda “bu çocuklar, kendileri için ciddi bir tehdit unsurudur”. Ne de olsa iş gücü ve tüketici olarak onlara ihtiyaç vardır! Bu çocukları okuldan koparan, iş ve sokak hayatına iten unsurların başında ise kırdan kente göç, savaşlar nedeniyle iltica, anne-babaların işsizliği, gelir dağılımındaki adaletsizlik, eğitimde başarısızlık ve sayabileceğimiz daha pek çok sebeb gelir.

Yetişkinlerin sözlü ve fizikî şiddetine en fazla maruz kalan ise sokak çocuklarıdır. Yâni dolaylı olarak yoksul çocuklardır. Sözlü şiddet aşağılama ve tehdit olarak ortaya çıkarken, fizikî şiddet dayak, cinsel taciz veya tecavüz olarak ortaya çıkar. Bu tür davranışların ortaya çıkış yerinin bu kesim olduğu görülse de, bu durumlar aslında orta ve üst gelirli ailelerde, devlet kurumlarında ve benzeri mekânlarda oldukça sık karşılaştığımız vakıalar haline gelmiştir.

Çocuğa dair ihmal, istismar, taciz, tecavüz ve her türlü adi propaganda ve muamelelerin günden günde artarak devam ettiği ve aslında sistemin döngüsü içerisinde devamının sağlandığı bu vakıaları engellemek için Batı, yaklaşık 100 yıl önce Çocuk Hakları Bildirileri ile çocukları ve haklarını güvence(!) altına almıştır. İnsan Hakları Bildirisi kadar sahte ve Batı’nın emperyalist düzenini kabul eden demokratik(!) topluluklara sunduğu bu haklar, Batı ikiyüzlülüğünün aleni bir ifadesidir. Başta kendi yaşadıkları ABD ve Avrupa olmak üzere, Ortadoğu ve Afrika’daki ve hatta Asya’daki çocukların anne-babasını, yuvasını, namusunu hiçe sayan ve dünya çocuklarına sunduğu(!) tüm bu hakları elinden alan Batı’nın bu bildirisi “ÇOCUK AYRIMCILIĞI BİLDİRİSİ”nden başka bir şey değildir.

Bitirirken...

Söz konusu meselenin çözümü olduğunda ise, dünyanın elinde tek gerçek seçenek vardır: BAŞYÜCELİK! Bugün kapitalizm başta olmak üzere, sosyalizm, demokrasi ve sair “sun’î” sistemlerin çarmıha gerdiği, yok ettiği çocuk ruhu yeniden tüttürülmek isteniyorsa, başta İslâma Muhatap Anlayışı idrak etmekten ve BD-İBDA dünya görüşüne sarılmaktan başka yol kalmamıştır. Yazımızı 2001 yılında Nobel Ekonomi Ödülü’nü alan ABD’li ünlü Ekonomist Joseph E. Stiglitz “Eşitsizliğin Bedeli” adlı kitabın özeti halinde, kapitalizmin itirafı mahiyetindeki cümleleriyle noktalayalım:

Merhaba Ben Kapitalizm;

Küçük kızlarınızı Barbie bebeklerle büyüttüm; bugün sizden estetik operasyon için para istiyorlar diye neden şaşırıyorsunuz! Çıkarlarım uğruna kocaman bir moda endüstrisi yarattım! İstediğimi de elde ettim; 17 yaşındaki kızların çoğu dış görünüşlerinden rahatsız.

Ben Kapitalizmim! Bir kadının bir moda dergisini 15 dakika karıştırması kendi vücudunu beğenmemesine yetiyor!..

Ben Kapitalizmim; ve benim yüzümden ortalık, miras kavgaları yüzünden kanlı bıçaklı olmuş akrabalarla dolu. Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölürken, siz bir koşu bandının üstünde fazla yağlarınızı eritmek için ter döküyorsunuz!

Ben Kapitalizmim; ve Uzakdoğu’da 6-12 yaş arası kızlar 200 dolar gibi komik paralarla seks kölesi olarak satılıyorlar.

Ben Kapitalizmim; ve kadınlara sesleniyorum! Lütfen birer obje haline geldiğinizi aklınıza getirmeden Victoria’s Secret’a koşun. Avuç içi kadar çamaşıra 80 dolar verince çok mutlu olacağınızı garanti ediyorum!

Ben Kapitalizmim; ve 15 yaşındaki bir çocuğun iPad alabilmek için böbreğini sattığını duyunca zevkten dört köşe oldum!

Ben Kapitalizmim; ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz aynı tişörtü haftada iki kez giymeye utanıyorsunuz.

Ben Kapitalizmim; ve yine başardım! Bütün kadınları dolapları tıka basa dolu olduğu halde giyecek hiçbir şeyleri olmadığına inandırdım.

Zavallı tüketim bağımlıları...”

 

Kaynakça:

İnal, Kemal, Modernizm ve Çocuk: Geleneksel, Modern ve Postmodern Çocukluk İmgeleri, Ankara: Sobil Yayıncılık, 2007.

Stiglitz, Joseph E., Eşitsizliğin Bedeli: Bugünün Bölünmüş Toplumu Geleceğimizi Nasıl Tehlikeye Atıyor, Çev. Ozan İşler, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.

 

Aylık Dergisi 157. Sayı

 

 
Etiketler: 21., Yüzyılın, Kayıp, Çocukluğu,
Yorumlar
Haber Yazılımı