Yazı Detayı
31 Temmuz 2017 - Pazartesi 23:28
 
15 Temmuz Direnişi 1999 Ruhu’nun Devamıdır
Ercan Çifci
 
 

Dik Durun, Karşınızda Leşler Var!”

15 Temmuz 2016... Gün sıcaktı, gece kasvetli... Kuytuda birileri pusuda beklemekteydi. Yıllardır yaptıkları hesap, nihayet son aşamasına gelmişti. Muradları, Anadolu’yu ve Anadolu üzerinden tüm İslâm coğrafyasını teslim almaktı.

Saat 22.00 suları... Toprak kayar gibi yeryüzünden ve gök çığlık atar gibi derinden... Bir şeyler oluyor. Kalplerinde kin ve haset büyütenler, vatan ve millet nedir unutanlar köstebek yuvalarından çıkmış gibi ateş saçıyorlar. Ölüm kusan makineler, kendi insanına karşı celladın elinde manevra almakta.

Aynı gün, aynı gece. Terzi Mehmet, ailesine ekmek götürme derdinde. Kazanlı Mustafa, kapattığı dükkânından bindiği otobüsle evine sessizce gitmekte. Ahmet Kaptan, halı saha maçı sonrası evde yorgunluk kahvesi içerek şekerleme yapmakta. Hatice Ana, gelinine türlü nasihatler etmekte. Şerife Bacı, evin beyi ile geçmişi yâd ederken çay içmekte. Anadolu insanı bu, çocukların bir kısmı uyurken, bir kısmı ise babasıyla cedelleşmekte. Saf, tertemiz yurdum insanında her zamanki hâl mevcut; rahat ama uyanık. Elbette olan bitenden uzak değiller ve yine elbette etraflarına örülen ihanet çemberinden haberdarlar. Ama hiç kimse insan aklını iflas ettirecek böylesi bir hainlik beklemiyor, kendi askerine babasını biçtiren bir kalleşliği tahayyül etmiyordu.

Bugüne Nasıl Gelindi?

Anadolu, nice medeniyetlerin buluştuğu, ruh ve neşe bulduğu eşik. Hem Doğu’nun hem de Batı’nın yüzyıllar boyunca peşini bırakmadığı, savaşların gerçekleştiği, kanların aktığı, nice devletlerin kaybolduğu kültür, sanat ve zenginlikler diyarı. Hitit, Yunan, Roma ve Persler bu diyarın tarihteki sakinleri. Anadolu, her daim devlet ve milletlerin hedefinde, ihtiras ve arzusunda var. Evveli olmakla beraber, Müslüman olduktan sonra Arab’ın da, Türk’ün de, Kürd’ün de hedefinde. Bu çerçevede Malazgirt Meydan Muharebesi’nden (26 Ağustos 1071) itibaren Büyük Selçuklu Hükümdarı Alparslan’ın Anadolu’ya girmesi ve ilerleyen zamanda Devlet-i Aliyye’nin büyük kumandanı Fatih Sultan Mehmet’in Bizans’ı Anadolu’dan silen İstanbul fethinden beri Batı hep pusuda ve Müslümanlardan intikamını alma peşinde. Osmanlı Devleti’ne sızdırılan ihanet şebekeleri ile oluşturulan Jön Türkler, İttihad ve Terakki Partisi, devşirilmiş aydın ve masonik dernekler vasıtasıyla ihanet şebekesine dâhil edilmiş subaylar ve saireleri ile Batı, bu hayalini gerçekleştirmek derdine düşmüştü. Başarılı olundu yahut olunmadı? Mevzunun tartışılması bir tarafa, yüz-yüz elli yıllık bir fetret devrinin açılması, nesiller boyu sürecek bir kültürel kıyımın gerçekleştirilmesi, üç kıtaya yayılmış bir devletin “misak-i milli” adıyla dar bir alana mahkûm edilmesi, ekonomik ve siyasî olarak hâkimiyetin önemli bir kısmının yitirilmesi gibi pek çok zarar verildiği bedahet derecesinde açıktır.

İlk Darbeler ve İhanet Şebekeleri

1870’li yıllar... Yeni Osmanlıların başını çektiği, Batı, Yahudi ve Ermenilerin desteklediği, bazı mason dernekleri ile irtibatlı olarak da örgütlediği darbeci bir grup çete, Mithat Paşa önderliğinde Meşrutiyet idaresine geçilmesini istiyordu. Nitekim bu isteklerine kısa sürede ulaşmış ve sadrazamların kansız bir şekilde görevden uzaklaştırılmasını sağlamışlardır. Peşinden Abdülaziz tahttan indirilerek bu darbeci çeteler yönetime-taht idaresine hâkim olmuşlardır. Aynı cuntacı zümre, bu darbeden sonra Abdülaziz yerine V. Murat’ı tahta çıkarmıştır.

Bir başka darbe de Sultan Abdülhamid Han’a yapılandır. 93 Harbi’nden sonra (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı) Osmanlı’da II. Abdülhamid’e karşı yürütülen muhalefet hareketleri gün geçtikçe artarak devam etmiş ve II. Abdülhamid iktidarına karşı ayaklanmalar, suikastler ve sair eylemler gerçekleştirilmiştir. Buna rağmen otuz yılın üzerinde Osmanlıyı ayakta tutan ve yeniden dirilişin kapısını aralayacak kadar muhkem bir zemin oluşturan idare-yönetim anlayışı ortaya koyulmuştur. Ancak İngilizler başta olmak üzere Batılılar ve Yahudiler, içte devşirdikleri ihanet şebekeleri aracılığı ile iktidara karşı büyük bir kuşatma hareketi gerçekleştirmiş, ülkeyi neredeyse yönetilemez hale getirerek Meclis-i Mebusan kararları ile II. Abdülhamid Han tahttan indirilip yerine V. Mehmet Reşat geçirilmiştir.

Benzer durum Cumhuriyet sonrası, bilhassa insan ve kültür kıyımına sebeb olan devrimlerde de kendini göstermiştir. İlerleyen zaman diliminde tek partili dönem içerisinde bir çeşit askerî vesayet sistemi hayata geçirilmiş; çok partili hayata geçilmesi ve Menderes hükümetinin 1950 yılında ilk kez demokratik usullerle iktidara gelmesi ile de bu sistem kırılmıştır. Ancak askerî vesayet sistemi taraftarlarınca Menderes hükümeti sürekli tehdit edilmiş ve nihaî noktada Batı ve Yahudi desteği ile 1960 yılında Menderes hükümetine karşı askerî darbe yapılmıştır. Askerî cunta/çete, yapılan darbe ile Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ı, Adnan Menderes ile birlikte idam ettirmiştir. Bundan 11 yıl sonra 3 kuvvet komutanı ve Genelkurmay Başkanı tarafından yayınlanan muhtıra (kansız bir darbe) ile dönemin Süleyman Demirel hükümeti düşürülerek Nihat Erim hükümeti kurulmuştur.

12 Eylül 1980... Kenan Evren adlı devletin askerî üniformasını giymiş devlet ve millet düşmanı çete reisi tarafından, yaşanan iç karışıklıklar, anarşi ortamının artması, ekonomik ve siyasî huzursuzluğun had safhaya ulaşması bahane edilerek dönemin hükümetine gerçekleştirilen darbe sonucunda 1 milyon 683 bin kişi fişlenmiş, 230 bin kişi tutuklanmış ve 517 kişi de idam edilmiştir.

28 Şubat 1997... Batıcı Kemalistler ve FETÖ örgütünün başını çektiği ve ABD, İngiltere gibi ülkelerin nerdeyse açıktan desteklediği “28 Şubat Darbesi” olarak bilinen bu darbe sürecinde, Necmettin Erbakan başkanlığındaki Refahyol Hükümeti doğrudan hedef alınmıştır. Şeriat ile mücadele adı altında içtimaî her sahada korkunç işkenceler, işten atılmalar, dinî baskılar yaşanmıştır. Milyonlarca kadın, izzetinin ve iffetinin remzi olan örtüsünden soyundurulmak istenmiş, bu sebeble binlercesi okuldan atılmış, yasadışı bir şekilde takibe uğramıştır. Ancak bu dönemde Anadolu, üzerindeki ölü toprağını çoktan atmaya başlamıştı. 1975’lerden itibaren işin mimarı tarafından “Müslümanların üzerinden Menemen Psikozunu attı.” denilerek taltif edilen Gölge (Büyük Doğu) etrafında oluşan ve daha sonra Akıncı-Güç şeklinde zuhur eden gençlik büyüyordu. 90’lı yıllarda ise bırakınız ili, neredeyse her ilçe ve köyde bile, Büyük Doğu’nun üflediği mânâ çerçevesinde, AKINCI gençlik hareket halindeydi ve yeni bir keyfiyet belirtiyordu. 28 Şubat’a kadar madde ve mânâda bir keyfiyet ortaya koyan bu zümre, 28 Şubat darbecilerine direneceklerini ilân ederek bu defa pabucun pahalı olduğunu göstermeye başlamışlardı. Anadolu gençliği, tarihinde ilk kez böylesi bir kavganın zaruri olduğuna inanarak canı pahasına davasına, ahlâkına, imanına sahip çıkıyordu. FETÖ başta olmak üzere benzer ihanet şebekeleri, Müslüman Anadolu halkını darbecilere teslim için her çeşit telkin ve “piçlik” yoluna başvuruyordu. Ancak bütün bu algı yönetimini ve kara propagandayı kırıcı güç yine Salih Mirzabeyoğlu’ndan geliyor; “MÜSLÜMANLAR DİK DURUN KARŞINIZDA LEŞLER VAR!” ve “1999 YILI KURTULUŞ YILI” ifadeleri ile direnişi farklı bir çizgiye taşıyordu. Darbeciler şaşkına dönmüştü. Savunma yahut boyun büküp teslimiyet beklerken karşılarında nizamî bir taarruz hareketi vardı. Darbecilerin bütün planları bozuldu. Bu milleti tarihten silmeyi ve Anadolu’yu İslâmsızlaştırmayı hedefleyenlerin hevesi kursaklarında kaldı.

1999 ruhu, sonraki yıllara büyük bir siyasî tecrübe ve direniş örneği olarak geçti. 1999 ruhu, kendi döneminin gençlerini dinamikleştirdi, yetiştirdi, büyüttü, 2017’lere yetişkin birer fert olarak getirdi. 1999 ruhu, sadece belli bir kesime değil dost düşman herkese ayrı bir ruh üfledi. Mütefekkir’den öğrendiğimiz veçhile; İbda’ya ters bakanlar, hasetle iş görenler, düşmanlık edenler yahut yanındaymış gibi görünüp kaçanlar bile aksiyonlarının hızını ve ruhunu İbda’dan aldılar ve hâlâ alıyorlar. Nihayetinde 1975-76’lı yıllardan itibaren FETÖ, doğrudan hain ve ajan ilân edilerek nefret ve imha kutbuna ilk kez Büyük Doğu-İbda bağlıları tarafından konulmuştur. Hatta dönemin idarecileri ve dindarlığı ile meşhur kanaat önderleri tarafından İbda’nın FETÖ’ye karşı aldığı tavır kınanmış ve FETÖ’cülerle birlik olarak İbda bağlılarına sayısız işkence, kıyım ve ademe mahkumiyet gerçekleştirmişlerdir. Hâli hazırda 28 Şubat yargı kararlarının müsebbibleri olan, FETÖ’cü olarak tutuklanıp cezaevine atılan yüzlerce hâkim ve savcının aldığı kararlar nedeniyle 600’e yakın Müslüman -kimi 20 kimi 25 yıl olmak üzere- onlarca yıldır hapiste yatmaktadır.

15 Temmuz Darbesi ve FETÖ

Amerika’sından İngiltere’sine, Fransa’sından İsrail’ine kadar herkesin dahli ve çıkarı vardı bu darbelerde. Onlar, diri bir Türkiye, kendi ayakları üstünde duran bir Anadolu istemiyorlardı. Efendisine itaat eden köle ve kendi içinde sürekli boğuşan bir Anadolu, istedikleri buydu. A planı yanında B planları da vardı, C planları da. Yeri ve zamanına göre açığa çıkacaktı bu kriptolar. Efendileri için doğdukları toprakları, vatan bildikleri yuvalarını, dost dedikleri arkadaşlarını satacaklardı. Öyle yetişmişler, öyle yetiştirilmişlerdi. FETÖ örgütü bunlardan biri idi. Özel yetiştirilmiş, “II. Lawrence”, “Kardinal” demekte bir mahsur görmediğimiz Fetullah Gülen adlı eski bir “vaiz” bu örgüte liderlik ediyordu. Kırk yıllık bir mazisi vardı, kırk yıllık bir ihanet hikâyesi. Birçok Anadolu insanı kolay kanmıştı onlara. Vesayet rejimlerinin dine getirdiği yasaklar ve inançlarını yaşayan insanlara uyguladıkları baskılar, bu kanmayı daha bir meşrulaştırmıştı. Ruh kökünden koparılmak istenen bir millet, ruh köküne yeniden bağlanmak istiyordu. Bu sebeble kimden din-iman hakkında bir söz işitse yahut kimde Allah için bir şey görse ona yakınlaşıyordu. Bu ise FETÖ için iyi bir istismar kapısı ve hain emellerini gerçekleştirmek için bulunmaz bir fırsattı. Okullar, dershaneler ve yurtlar başta olmak üzere birçok yolla Anadolu insanının çocuklarını “ağızlarına bir parça dindarlık balı çalarak” devşirmeye, dönüştürmeye ve kendi vatanına ihanet ederken “hizmet” ettiğini zannedecek kadar şuursuzlaştırmaya başladılar. Piramit misali, aşağıdan yukarıya “seçkinleşerek” ihanet şebekesini örgütlediler. Her yol meşru idi onlar için. Milyonlarca gencin girdiği soruları çalmak, çeşitli akademik yahut askerî noktalara çalınmış sorular ve iltimaslarla girmek, devletin maddî kaynaklarını şu yahut bu adla kendi hesaplarına aktarmanın yollarına başvurmak, kendilerine muarız gördüklerini ise yeri gelince devleti, yeri gelince terör örgütlerini hatta mafyayı kullanarak ekarte etmek, siyasî yahut iktisadî rakiplerinin yatak odalarını kamera ile çekmek, yüz binlerce kişiyi haksız yere dinlemek onlar için bir haktı. Bu gidiş doğru değildi ve bir yerden patlayacak, bir yerden sızacaktı. 17-25 Aralık, derken MİT araçları ve dershaneler meselesi. Bilhassa dershanelerin kapatılması, bu tekere sokulan en önemli çomaktı. Foseptik çukuru burada belirgin şekilde patladı. İşler hızlanıyordu. İhanet şebekesi çözülmeye başladıkça hırçınlaşıyor, akıl almaz ilişkilere giriyordu. Bu psikoloji ile Pensilvanya’daki terörist başı Gülen, Firavunvari bir anlayışla, çok uluslu şirketlerle işbirliği yaparak ve ABD, İngiltere ve İsrail gibi devletlerden destek alarak çetesiyle bir hamleye kalkıştı; Türkiye’de darbe yapmak, Anadolu insanına saldırmak. Bu topraklardan devşirdiği insanları, yine bu toprakta büyümüş genç kızların, masum çocukların, altmışlık ninelerin üstüne saldırtacaktı. Öyle de yaptı.

Tarih: 15 Temmuz 2016. “Hizmet Hareketi” kod adıyla kendilerini maskeleyen ihanet çetesi ve hoşgörü edebiyatı ile milletin hem iktisaden hem dinen kanını emen yarasalar, yuvalandıkları mağaralardan çıkmış; kendilerine emanet edilen silah, uçak ve mühimmatla Anadolu insanının üstüne kurşun ve bomba yağdırıyordu. Acımasızdılar, ondan daha da ötesi körleşmişlerdi. Akıllarını yitirmiş meczuplar gibi davranıyorlardı. Boğaz köprüsünü işgal etmiş, İstanbul Emniyet Müdürlüğü binasını ve Bayrampaşa Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nü zırhlı askeri araçlar ile kuşatmış; Ankara’da olaylara müdahale etmek üzere hazırlanan Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bağlı Özel Harekât Daire Başkanlığı binasını F-16 savaş uçakları tarafından bombalamaya başlamışlardı. Başta büyükşehirler olmak üzere, birçok ilde valilik ve belediye gibi kamu binaları askeri araçlarla kuşatılmış, cuntacı sıkıyönetim komutanları tarafından çeşitli kişiler için tutuklama emirleri çıkarılmıştı. On binlik infaz listeleri elden ele dolaşıyordu. Tanklar, insan topluluklarının arasına dalıyor, kurşunlar gencecik delikanlıların bedenleri parçalıyor, uçaklardan atılan bombalarla kimin olduğu belli olmayacak şekilde cesetler darmadağın oluyordu.

Kimdi bunlar? Kime karşı savaşıyorlardı? Kimin kanını dökmek istiyorlardı? Niçin bu kadar merhametsizdiler? Gece hiç bu kadar uzun olmamıştı. Yurdun dört bir yanından askerî hareketlilik haberleri geliyor ve ortamı geren şehadet haberleri, halkın arasında fısıltıyla karışık dolaşıyordu. TRT spikerinin benzi soluk ve ürkek bir hâlde okuduğu darbe bildirisi, darbecilere sevinç kaynağı olurken millette öfke patlamasına sebep oluyordu. Zaman gibi insanlar da değişmişti, insanlarla birlikte şuur seviyesi de… Kimsenin darbecilere “buyur gel” diyecek hâli yoktu. Karşılarında şapkasını alıp gidecek lider de yoktu. Daha ilk anlarda birçok sivil toplum kuruluşu, üyelerini darbeye karşı direnişe çağırmaya başladı. Ama bu cılız kalıyor ve ülke çapında direnişi örgütleyecek “teşkilatlı” mesajı taşımıyordu. Medya, hala güçlü bir telkin ve propaganda aracı idi. Darbeciler, TRT başta olmak üzere, bazı medya organlarını işgal etmiş, çalışanlarını iş yapamaz konuma getirmişlerdi. Diğer taraftan bu satılmış hainler, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na, Marmaris’te kaldığı otelde suikast düzenlemeye kalkışmış ve oteli helikopterlerle taramıştı. Buradan kısa süre önce ayrıldığı için başarısızlıkla sonuçlanan suikastı F16’lar ile “CIA’dan aldıkları koordinatlarla” havada devam ettirmek istediler ancak onda da başarısız oldular. Bu defa havaalanlarını ele geçirmeye çalıştılar lâkin bir anda televizyon ekranlarında Cumhurbaşkanı’nı görünce şaşakaldılar. Onlarla beraber İngiltere, Almanya, Fransa, ABD ve İsrail gibi Batı gövdeli ülkelerde şaşırdı. Çünkü bu defa “bizim çocuklar” dedikleri “çocuklar” başaramamıştı. Cumhurbaşkanı, ekranlardan konuşmaya başladı: “Milletimizi meydanlara davet ediyorum. Kesinlikle bu darbecilerin başarılı olacağına inanmıyorum. Bu gelişme, silahlı kuvvetlerimizin içindeki bir azınlığın -ne yazık ki- kalkışma hareketidir. Ülkemizin birliği, beraberliğine yönelik bu harekete milletçe vereceğimiz cevapla bunlar, bu cezayı alacaklardır. Bunun bedelini, yargı önünde çok ağır ödeyecekler...” Bu çağrı cevapsız kalmadı. Sokaklar, ölüme koşarak giden insan seliyle doluyordu. Salâlar okunuyor ve sanki millî bir kurtuluş seferberliği başlıyordu. Her salâ, geceye nakış nakış rahmet yağmurları işliyordu. Kazan halkı, darbecilerin ele geçirdiği uçakların Ankara’da askerî üsse inip kalkmasına engel olmak için tarlalarındaki ekinleri yakıyor; genç, yaşlı, erkek, kadın, herkes üzerlerine yağan kurşunlara aldırmadan cansiperane bir şekilde üssü muhasara altına almaya çalışıyordu. Şehit düşenler vardı, gaziler vardı, yaralananlar vardı ama yine de aralık kalmıyordu saflar. Ruhlar bir olmuş gibi manevî bir coşku ile tekbirlerle, bayraklarla, bu alçakça işgâli ve hain kuşatmayı yarmaya çalışıyorlardı.

Kâbusla başlamıştı gece, şiirle devam ediyordu. ANADOLU bir destan yazıyordu. Şiir gibiydi kadınları, şiir gibi süzülüyordu gecenin karanlığında örtüleri. Er meydanında yiğitler vardı; ne tankın, ne topun, ne uçağın, ne kurşunların durduramadığı yiğitler. Ahmet, Mehmet, Eyüp, Ayşe, Fatma, fakir zengin, aç tok, örtülü örtüsüz, sarıklı sarıksız, her biri aynı şiirin farklı mısraları ve kelimeleri idi. Silahsızdılar ama en güçlü silahlara meydan okuyorlardı. Sevdalıydılar vatana, kendi toprağına ihanet eden alçaklara vatanseverlik öğretirken. Bedenleri çeliktendi. Bu yüzden aldırmadılar tankın paletleri altına yatarken ve huzurluydular kurşunların altında -başparmağını açarak işaret parmağını kaldırıp- zafer işareti yaparken.

Uzun yıllar boyunca bu halkın içinde örgütlenen HAÇLI uzantılı FETÖ bağlısı darbeciler, en önemli şeyi gözden kaçırmışlardı; hakiki milleti ve onları ayağa kaldıracak olan saklı “ANADOLU RUHU”nu. Onlar düşünemediler, çocuklarını eşine emanet edip Çengelköy’de şehadete koşan Halil Kantarcı’ların, gözünü kırpmadan kendini tankların önüne atan Sabri Ünal’ların, darbecilerin saldırısı sonucu vücuduna aldığı 500 şarapnel parçası ile yaşamaya devam eden Gökhan Altun’ların, kadın olduklarına bakmadan koca bir kamyonetle darbecilerin üstüne giden Sema ve Şerife Bacıların ve koca bir orduyu esir almaya gelen cuntacı generali şehitlik uğruna alnının çatından vuran Niğdeli Ömer Halisdemir’lerin burç burç direneceğini. FETÖ’cülerin inlerinde yaptıkları hesap çarşıya uymamıştı. Anadolu halkını uysal koyun sanmaktaydılar. Sırtlarını dayadıkları Batı’dan aldıkları güçle, bu millete hâkim olacağını zannedenler, milletin gücü ve imanlarının öfkesi karşısında yenilmişlerdi. Sadece yenilmemiş, rezil de olmuşlardı. Çünkü tarih, onları VATAN HAİNİ olarak anacaktı. Kimisi şehit babaları ile gurur duyarken, bu cuntacıların çocukları ise babalarından bahsedildiğinde utançla başlarını yere eğecek ve babalarının ihanetini asla kabullenemeyecekti.

15 Temmuz’da başka Türkiye vardı, 16 Temmuz’da başka. O gece Anadolu insanı, uzunca bir zamandır Batılılarca güdülen “dünya tekeri”ne çomak sokmuştu. Kâbusla başlayan geceyi, destanlık bir mücadeleye dönüştürmüş ve yalnız Anadolu’nun değil; emperyalizm, kapitalizmin ve benzeri tüm sömürgeci güç odaklarının vesayetinden kurtulmak arzusundaki milletlerin şuurlarına da alternatif olmuştu. Türkiye, son kaleydi. Mısır, Tunus, Libya, Irak, Suriye derken bu defa emperyalizm sağlam bir kayaya toslamıştı Anadolu’da. Bu toslayış neticesi, çelişkileri iyice derinleşen Batı’nın çözülmesi de hızlanmıştı. Batırmak istedikleri Türkiye, gecenin şafağa bakan anında yepyeni bir “Türkiye” olarak doğmuştu. Bu yeni rüzgâr karşısında iç ve dış düşmanlar iyice hırçınlaşırken Anadolu, diriltici bir nefes almışçasına meydanları aylarca sürecek bir mücadele sahasına dönüştürüp nöbetlere durmuştu. “Bidon kafalı”, “göbeğini kaşıyan adam”, “çobanın oyu” diyerek aşağıladıkları Anadolu insanı, kâbusla başlayan o geceyi şiire çevirmişti. Binlerce yıllık bir şiire. Al bayrağındaki kanla yazılmış şiire. Türkiye artık eski Türkiye değildi. Batı dâhil, içte ve dışta, hain ve düşman namına kim varsa herkes şahit olmuştu bu hale. Anadolu bir gecede yepyeni bir ruh ve ahlakla zuhur etmiş, yepyeni bir nizama kapılarını açmıştı.

Netice Olarak

Bugün artık olması gereken açık ve net belirmiştir: BÜYÜK DOĞU’YU HEP BİRLİKTE İNŞA ETMEK. Çünkü millet üzerine düşeni yapmış, Anadolu’da düşen bayrağı yükseltmiş, dünyanın dört bir tarafına gücünü ve kuvvetini ilân etmiştir. ANADOLU, kendisini yıkıma götürmekten başka bir işe yaramayan Batı ve Batıcılıktan kurtulmak istediğini açıkça dile getirmiş; yerli ve millî olan, dinî ve örfî yapıya sadık, şahsiyet ve izzet sahibi bir sistem istediğini açık etmiştir. Hâl diliyle Büyük Doğu’yu arzu ettiğini gösteren bu millet, ilim, hikmet, edeb, anlayış olarak da bu minvalde FİKİR ve AKSİYON’la beslenmelidir. Mevcut enerji ve yükselen değer yargısı hesapsız ellere teslim edilirse, neler doğacağı ve nasıl sonuçlara gebe kalınacağı FETÖ örneğinde görüldü. Tarih, bu ve benzeri ihanet şebekeleri üzerinden Müslümanları yıllarca sömüren, sünepeleştiren ve Haçlı Dünyasına teslim eden çete-örgütlerle doludur. Selçuklu’dan Osmanlı’ya ve oradan günümüze sarkan mânâ ikliminden payla Türk’ü, Kürd’ü, Arab’ı belli bir dünya örgüsünde terkib eden, harmanlayan, ruh ve nizam veren bir anlayış yeniden Anadolu’da bayrağı yükseltmeli ve buradan tüm dünya sarkmalıdır.

Aylık Dergisi 154. Sayı 

 
Etiketler: 15, Temmuz, Direnişi, 1999, Ruhu’nun, Devamıdır,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
01 Haziran 2019
Salih Mirzabeyoğlu: Nizam ve Sır
01 Mayıs 2019
İslam Hikemiyatının Batı’ya Tesiri ve 12. Yüzyıl Tercüme Faaliyetleri
02 Nisan 2019
Türkün Ruh Köküne Düşman Bir Tip: Reşit Galip
01 Nisan 2019
İslam Coğrafyasında İlk Dönem İlim ve Hikmet Faaliyetleri
07 Şubat 2019
Çile Şiirinde Büyük Doğu(m) -II-
01 Ocak 2019
Çile Şiirinde Büyük Doğu(m)
06 Aralık 2018
Edebiyat ve Ahlak “Müstehcen Edebiyat”
29 Ekim 2018
Necip Fazıl’ın Musiki Anlayışı ve Zevki
02 Ekim 2018
Eğitime Tolstoy Aşısı
03 Eylül 2018
Kendi Sinemamıza Doğru: Tesbit ve Tahlil
01 Ağustos 2018
Türkiye Sinemasına Eleştirel Bir Bakış
01 Temmuz 2018
500 Yıldız Beklenen Mütefekkir
01 Haziran 2018
Güzel Koku ve Estetik İdrak -II-
01 Mayıs 2018
Güzel Koku ve Estetik İdrak
05 Nisan 2018
Eser Vermek Davası ve Estetik İdrak
01 Mart 2018
Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında Batılılaşma
27 Ocak 2018
Köklerimizden Kopuş; Edebiyatta Batılılaşma
27 Aralık 2017
Dünya Klasikleri Kimin Klasikleri?
24 Ekim 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği –III-
03 Ekim 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği -II-
05 Eylül 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği
27 Haziran 2017
Modern Dünya Hastalığı; Hikmetsizlik
02 Haziran 2017
Batı Tefekkürünün Ardındaki Hayat Tarzı
01 Mayıs 2017
Batılılaşmak Modernleşmek Değil Barbarlaşmaktır
05 Nisan 2017
Ölüm Odası Penceresinden Lügat İlmi ve Kâinat Muhasebesi
09 Mart 2017
Kültür Dezenformasyonu; Bilim Kılıflı Mitoloji
03 Şubat 2017
Hakikat-i Ferdiyye
04 Ocak 2017
Müzik Hikemiyâtı -Giriş- IV
30 Kasım 2016
Müzik Hikemiyâtı -Giriş- III
06 Kasım 2016
Müzik Hikemiyatı -Giriş-II
03 Ekim 2016
Müzik Hikemiyâtı - Giriş
05 Eylül 2016
İslâm Hikemiyâtında Felsefe
30 Temmuz 2016
Madde Nedir Ve Maddenin Ötesinde Ne Var?
04 Temmuz 2016
Madde Nedir Ve Madde’nin Ötesinde Ne Var? (I)
Haber Yazılımı