Yazı Detayı
03 Aralık 2014 - Çarşamba 16:41
 
Âmâ İsmet Amca
Yahya Yıldırım
 
 

Ziya, kaderin hiç kimseye torpil yapmayacağını ve “ne yazıldıysa, onun başa geleceğini” henüz bilmiyordu. Hayatımız boyunca, hiç bir ücret ödemeden kendilerinden istifade ettiğimiz iki gözümüzden hariç, bir üçüncü daha vardı. Beş duyu organımızla idrak edemediğimiz fakat, görünmeyen şeyleri hissedilir ve yaşanır hale getirip onları görmemizi sağlayan üçüncü göz!..

Ziya, bunları henüz idrak edecek yaşta ve şuurda değildi. Onunla tanıştığında on üç yaşındaydı. O, sadece yapabileceği şeyleri yapıyordu. Aynı mahalleden olan, gözleri görmeyen, İsmet Amcanın gören gözleri ve yürüyen bastonu oluyordu.

İsmet Amca, seneler önce feci bir trafik kazası geçirmişti. Bu kaza neticesinde hem eşini, hem de iki yaşındaki oğlunu kaybetmişti. O günden sonra da, kendi gözlerinden mahrum bırakılmıştı. Bazı insanlar, görünmez kaza ya da doğuştan özürlülerin, körlerin, sağırların, dilsizlerin hayatlarının hep gamla, kederle dolu olduğunu zannedebilirler. Belki bu durumda olanlar da vardır. Lakin, âmâ İsmet Amca bu gruba dahil değildi. Hem kendisi hayat doluydu, hem de çevresindeki insanlara neşe dağıtıyordu. Sanki, görmeyen gözlerine yardım eden hassas kulakları sayesinde görebiliyordu. Zaten hep şöyle derdi;

-“Allah bir kulunu herhangi bir uzvundan mahrum ederse, başka bir uzvuyla onu tamamlardı”…

İsmet Amcanın müthiş hafızası bir radar gibi çalışırken, duyduğu ve işittiği sesleri kolay kolay kolay unutmuyordu. Bir özelliği daha vardı ki; görenleri şaşkına çevirirdi. İnsanların kulak kıvrımlarına dokunarak onları tanıyabiliyordu. Dış görünüşü soğuk ve aksi bir adam portresi çizse de, çok neşeli, anlayışlı ve cana yakın birisiydi.

Âmâ İsmet Amca, kazadan sonraki hayatına kardeşlerinin yanında devam edecekti. Ama, ne kardeşler!.. Dostlardan ırak olsunlar...Varlığına bile dayanamadıkları âmâ İsmet Amcayı kısa zaman sonra bir bakım evine sevk edeceklerdi. Bu bakımsız bakım evine, kör bir insanın karanlık dünyası gibi olan, güneş görmeyen simsiyah bir holden girilirdi. Yer yer duvarları çatlamış, pencereleri kırılmış ve yıkık bir binaydı. İlgi ve alâka desen hiç yoktu. Kardeşleri, bir vefasızlık ve vicdansızlık şaheseri olan bu davranışlarını da, aileden kalan oldukça yüklü mirası çarçur ederek taçlandırmış olacaklardı. İnsan nerede doğup, nerede öleceğini kesinlikle bilemez. Kardeşlerini de seçemezdi. İnsan, zatıyla zaten nisyan olandı... Verdiği sözü de unutan idi. Lakin, bazen hatırlayan idi de… İnsan, insan olduğunu ve içinde bir yerlerde vicdan bulundurduğunu da bilendi. Fakat,  “bilmek yapmanın aynı değildi.” İsmet Amca, insan olduğunu unutmayan gururlu, vicdanlı ve şahsiyetli kişiliğiyle Allah'tan başka kimseden yardım istememişti. Vaktini de boşa harcamamıştı. Zorunlu olarak kaldığı bakım evinde Braile alfabesini öğrenmiş ve körlere mahsus kitaplarla, bir de kabartmalı cep saati temin etmişti. Zamanı durdurmak mı, yoksa geriye döndürmek mi istemişti acaba?.. Ya da, hissedilir hale getirmek mi?.. Bilemiyorum.... Fakat, biz zamanı biraz ileriye götürelim... Ziya, tahsilini tamamlamak için mecburen gitmek zorunda kaldığı, başka bir vilayetten henüz yeni gelmişti. Kolay değil, beş sene... Şimdi on sekiz yaşında idi. Evde, ailesiyle oradan buradan konuşurlarken, birden aklına İsmet Amca gelmişti. Ertesi gün, ilk iş onu ziyaret ederim demişti.

-“Acaba beni tanıyabilecek mi?..” diye de, içten içe heyecanlanmıştı.

Fakat, İsmet Amcayı o gün orada bulamamıştı. Başka bir gün, yanına gittiğinde yine, kör bir insanın karanlık dünyası gibi olan simsiyah holden içeriye doğru yürüyüp, etrafına bakınmıştı. İşte, orada idi... Elinde bastonuyla, önündeki kabartmalı kitabı parmaklarıyla tarayan İsmet Amca, odanın ortasındaki masada oturuyordu.

Ziya, hemen sessizce onun yanına yaklaştı. Sadece selam verdi ve öylece bekledi. Âmâ İsmet Amca ise, gayet sakin ve soran gözlerle sanki görüyormuş gibi, Ziya'ya bakmıştı. Kendi kulakları duyduğu sesleri tanımaya çalışırken, diğer taraftan da, radyo frekanslarıyla oynayan ve bir şifreyi çözmeye çalışan teknisyen gibi, Ziya'nın kulak kıvrımlarına dokunup ölçmüştü.

Birden tebessüm etti. Elindeki bastonunu bıraktı.   

-“Nerelerdeydin Haylaz Ziya!..” dedi. 

Bu sefer Ziya, soran ve şaşıran gözlerle ona baktı. Olanlara bir türlü inanamadı.

-“Nasıl olur?. Nasıl olur?..” deyip durdu. Ama, kendi körlüğüne bakmadan.... Ne de olsa;

-“Hep gönülden sevip, anlayınca insan... Göremediklerini de, görür o an…”

Zira; görünmeyenleri görebilecek, körlerin bile gördüğü bir üçüncü göz vardı… Bir kaç gün sonra, bakımsız bakım evinde yaşamaya çalışan âmâ İsmet Amca öldü...

Aylık Dergisi, Kasım 2014

 
Etiketler: Âmâ, İsmet, Amca
Yorumlar
Haber Yazılımı