Haber Detayı
01 Haziran 2019 - Cumartesi 08:43
 
Tuhaf - Zeynel Abidin Danalıoğlu
Edebiyat Haberi
Tuhaf - Zeynel Abidin Danalıoğlu

Her gün, yüzünde kocaman gülücüklerle kalkıp insanlara ne kadar mutlu olduğunu gösteren insanlardan nefret ediyorum. Kendi hallerinin olması gereken olduğuna beni de inandırmaya çalışmalarına da sinir oluyorum. Pis insanlar! Daha çocukluktan başlayarak aile çevresinden gördükleri bu kötü alışkanlığı kendi çocuklarına da aşılamaya çalışıyorlar. Bunlar hacıyatmaz gibidirler; ne kadar düşerlerse düşsünler o kadar hızlı ayağa kalkarlar.

 

İnsanlara inadına hayatın mutlu olunabilecek bir şey olduğunu isbatlamaya çalışan bu insan türü, iflah olmaz bir şekilde, insanlık tarihi boyunca bütün insanlığın başına gelmiş felaketlerin baş müsebbibidir. Çünkü dünyayı olduğundan daha iyi görerek ve göstererek insanların başlarına gelebilecek olan kötülüklere karşı savunmasız kalmasına sebeb oluyorlar. Haksız mıyım?

 

Kimsenin mutlu olmasına karşı değilim, fakat kafaların kuma gömülmesi insanı çıldırtmaya yetecek bir sebeb benim için. Her zaman bir şeyleri abarttığım söylenir, fakat bu mevzuda ziyadesiyle ısrarcıyım. İnsanlar kendilerine hiçbir dış tesir olmaksızın yaptıkları bu aşıyla kendilerini bekleyen etraflarındaki tehlikeleri ehemmiyetsizleştiriyor ve daha büyük acıların yaşanmasına sebeb oluyorlar.

 

Şadırvanın çeşmesinde yüzümü yıkayıp arkamı döndüm ve bir hayal perdesinden çıkacak olan resimlere, tablolara bakar gibi, caminin kapısından çıkanlara bakmaya başladım. Sokakta caddede gördüğünüz her cinsten insanlardı işte bunlar. En son bir ihtiyar çıktı. Bir boya küpünün içine düşmüş gibi krem rengi bir elbise giyiyordu. Ayakkabılarını önüne koydu. Ama hemen giymedi onları. Basit bir iş için uzun sayılacak bir ân ayakkabılara baktı. Dikkatimi çekmişti. Gözümü ondan ayıramadım. Fakat ihtiyar kafamı kızdırdı. Ne diye bakıp duruyordu ayakkabılara! Basit bir şey giy ve git. Yanlış ayakkabıları mı almıştı acaba? Yahut o ânda hafızasını mı kaybetmişti. Bir ân kendimi kaybetmekten korktum; ayağa kalkacak ve o ihtiyar ayaklarını zorla ayakkabılarının içine sokacaktım. Nihayet sağ ayağını uzattı ve ayakkabısını giydi. Allah’tan yanlış ayakkabılar değildi, yoksa onun içeri gidip kendi ayakkabılarını bulup gelmesini bekleyecek ve aynı manzarayı seyretmek zulmüne katlanacaktım. Diğer ayakkabıyı da giyince mutmain olmuş gibi kaşları kalktı. Acaib bir manzaraydı. Sonra o kadar aheste ve ahenkli, acelesiz yürümeye başladı ki, beni kızdıran bu ihtiyar birden bana sevimli geldi.  Dünyanın acele ve telaşına o kadar ağırdan meydan okuyordu ki, “helal olsun ihtiyar!” dedim içimden. Ne kadar büyük bir şey şu hayhuyu ile insanları sürükleyip götüren zamanın seline kendini kaptırmadan ve aldırmadan aheste aheste yürüyüp gitmek. Diyeceksiniz ki: “adam zaten ihtiyar, daha nasıl yürüsün?”; hayır onun hâli başkaydı. Bahçeden çıkıp gittikten sonra ben de kalktım. Elbette camiye girmedim. Ne işim olur namazla! İnsanlara hayret ediyorum, hayatın bu kadar pisliğine bulaştıktan sonra ne yüzle Allah’ın karşısına çıkabiliyorlar? Allah’ın merhametine mi itimad ediyorlar? O hâlde kendileri nasıl bu kadar merhametsiz oluyorlar? Her gün bin bir türlü yalan ve dolanla uğraştıktan sonra bu cesareti kendilerinde nasıl bulabiliyorlar?

 

Aslan’ın dükkânına uğramak için yola koyuldum. Aklıma o güzel yürüyüşüyle giden ihtiyar geldi. Kızdım ona. O da onlardan biriydi. Şu mutluluk delisi insanlardan. Şimdi onu çevirip sorsam hâlini “Allah’a hamd ederim, iyiyim”, der. Neyse ne, bir ihtiyar için kafamı bozamam. Aslan’ın dükkânı köşeyi dönünce ilk dükkân. Adam turşucu, ama konuşmasına bakarsanız en büyük siyasetçi. Konuşurken sanırsınız kürsüden konuşuyor. Mevzuu ona da açtım. Camiye her gün giden, fakat aynı şeyleri hiçbir şey olmamış gibi yapmaya devam eden bu vicdansızlardan bahsettim. Bilir huyumu, ama suyuma gider. Yine de bir nokta da buluşamayız.

 

Aslan “İnsanlar affedilmeyi ümid etmesinler mi?” dedi.

 

“Bu iki yüzlülük, değil mi?” diye karşılık verdim. Onu bu şekilde susturacağımı zannediyordum, fakat bu defa ben hedefe oturdum.

 

“Ümidsiz yaşanır mı? Sen de bir tuhafsın, insanların mutluluğundan rahatsız oluyorsun, onların affedilmek için bir kapı aramasından rahatsız oluyorsun, ne yapsınlar? Birbirlerine kötülük için mi yarışsınlar?”

 

Fena fikir değildi aslında. En azından gerçek tabiatlarıyla hareket etmiş olurlardı. Onunla sidik yarıştıracak değildim. Fakat o durmadı.

 

“İnsanların bu kadar kötülük ve pislik arasında kendilerini mutlu hmeleri bir mucize!” diyerek bambaşka bir yerden pencere açtı. Elbette beni desteklemesini beklemiyordum, fakat işi bulandırdığı için ona çatacaktım. Kendimi tuttum, birileri ile konuşmaya ihtiyacım vardı. Ve benim konuşabileceğim insan sayısı da pek fazla değildir. Ne zaman birleri ile sohbete başlasam sonu ya kavga ya tartışmayla biter. O mevzuda kendime kabahat bulmuyorum. İnsanlar acaib! Kendi fikrinden başkasını beğenmeyen çok garib varlıklar hâline gelmişler.

 

“Dükkânı ne yaptın?” diye sordu Aslan.

 

“Sattım.” diyerek tek kelimeyle cevabladım.

 

“Ne yapmayı düşünüyorsun?”

 

“Bakacağız, bir şeyler.” İnsanların çok mühim bir şey konuşulurken birden işi dünyevi işlere bağlamaları artık beni yoruyordu. Ne kadar küçük hesabları varsa onu dünyanın en mühim şeyi gibi, karşısındaki insanın kafasına boca eden insanlar beni fena hâlde bunaltmaya başlamıştı. Buna karşı bir cevabım da yok, ama bir şeylerin sadece maddi çıkarlardan daha mühim olduğunu söylemeye gerek duymuyorum.

 

“Öğle oldu, yemek ısmarlıyor musun?”

 

“Sen Hüsnü’nün Yeri’ne geç ben de geliyorum.”

 

“Artık orası Salaş Cafe lütfen, Hüsnü’nün Yeri, diyerek küçük görmeyelim.”

 

Güldü. Aslan’ın dediği gibi, Hüsnü’nün Yeri’ne geçtim. Burası yola bakan teraslı bir yerdi. Eskiden kahvehane olan “cafe”nin terasını asma ağacının dalları örterdi. Kendi hâlinde bir sevimliliği vardı o vakitler. Burada benim değişmez bir yerim vardı. En köşede bütün yolu ve karşısındaki manzarayı boydan boya gören bir masaydı, şimdi de aynı yerdeki masaya otururum, karşımdaki manzara değişmese de, kahvehanenin cafeye dönüşmesi bütün havasını alıp götürmüştü buranın. Biz bir şeyi içinden yenilemeyi bilmiyoruz galiba. Değişim denilince zamanın yozluklarına boyun eğiyor ve hayatımızın mühim bir parçası olan mekânı veya eşyayı bambaşka, tanınmaz bir şey hâline getiriyoruz. Oraya birkaç eli ayağı düzgün sandalye atmakla, ismini zamane bir hâle getirmekle işi hallettiğimizi zannediyor, ama en mühim şeyi, muhtevayı güzelleştirmeyi unutuyoruz. Samimiyet de ölüyor böyle böyle.  Çayı kahvesi bile değişmişti; çay numarası yapmaya çalışan bir çay içiyorduk artık. Açılışı yapıldığında bir sürü gırgır şamatadan sonra Hüsnü abi, dönüp kahvehanenin müdavimi ihtiyarlara nasıl olduğunu sormuştu yeni mekânın. Garibler ne yapsınlar, kuru kuru “eyi oldu,” dediler. Bir de bana sordu, “Tam gitmelik olmuş” dediğimde Hüsnü abi bozuldu. Öyleydi ama hakikaten, şöyle uzun uzadıya oturup muhabbet edemiyordunuz ahbabınızla ve efkâra dalamıyordunuz. Zaten müdavim profili de değişmişti, artık kızlı erkekli gruplar arasında bizim semt sakinleri kendilerini yabancı gibi hmeye başlamışlar ve nihayetinde daha seyrek gelmeye başlamışlardı.

 

Yemeğimizi dışarıdan söyledik. Yemeğin ardından çayları içerken Aslan birden,

 

“Kibirlerini yok edebilmek için nükleer silah kullanman gereken insanlar var.” Dedi

 

Ne dediğini anlamaya çalışırken onun baktığı yöne dönüp baktım. Muhtar geçiyordu. Muhtarla birbirlerini hiç sevmezlerdi. Aslan muhtarın hemen her işini eleştirirdi ve neredeyse hemen her zaman haklıydı. Muhtar bu dünyaya mundar olmak için gelmiş tipte bir insandı. Küçük dağlardan sonra büyük dağlara da gözünü dikmiş gibi durur, yürür ve konuşurdu. Ama ne hikmetse ikinci seferinde de seçilmeyi bilmişti. Demek ki insanlar bizim gibi bakmıyor meseleye, burnu büyük adamın şahsiyetini de büyük zannediyorlar. Muhtar geçip gittikten sonra Aslan’ın biraz daha bu mevzuu didikleyeceğini düşünüyordum, ama beni yanılttı. Hiçbir şey olmamış gibi sigarasını yaktı ve çayını yudumlamaya devam etti.

 

Aslan kalkıp gitti, ben de bir çay daha ısmarladım. Mekânın absürtlüğü her ne kadar ruhumu daraltsa da, buradan insanları seyretmek zevkli oluyordu. Tam karşı tarafımda,  sağ çaprazımda neredeyse on dakikadır küçük el aynasında yüzünü kontrol ederek dikkatimi çekmeyi başaran kız, muhtemelen erkek arkadaşını bekliyordu.  Onun bu hâli birçok kadının hâlini kısaca özetliyordu; bazı kadınların suratlarında çıkan sivilceyi yok edebilmek için insanlık tarihi boyunca ilmin gelişmesi için verilmiş çabadan daha çok arzu duyduklarından şübhe ediyorum. Karşımda duran kız da o yüzündeki küçük kırmızı noktaya o kadar takmış hâldeydi ki, neredeyse görünmeyen şu kırmızı noktanın onun suratı olduğuna inanacaktım.

 

“Gençler, gelecek size emanet!” diyordu, cafenin kapalı kısmından sesi dışarı taşan televizyonda adamın biri. O gençleri sokakta görmemiş galiba. Genç olmak kadar güzel, ama aptalca bir şey yok! Ziyan etmeyenleri bir kenara ayırıyorum tabii.  Dünya hiçbir şey başıboş bırakılmamışken, insanın bir nebze başıboş bırakılmasıyla bütün toplumlarda yaşanan şey fesada uğramak. Değişimi takib etmek için gençleri takib etmek lazım.

 

Boş vakitlerinde, insanların canını nasıl sıkarım, diye yaşayan insanlar var. Ne kadar boş insanlar. Onlardan biri gelip güzel seyrimin tam karşısına oturmaz mı? Adamın adı Halim, ama insan ismine bu kadar zıt olmaz ki! Selam bile vermeden Seyfi’nin başına gelenleri anlatmaya başladı. Sormadım bile. Seyfi’ye araba çarpmış, hastanede yatıyormuş. Sen hiç karşılık vermesen de konuşmaya devam eden insanlara hayranlık duyuyorum, sanki dillerinde hiç bitmeyen bir kelime şarjörü var. Ve insanlara karşı mahcubiyet duymadan bunu yapabilmelerini içlerinde hiç kirlenmemiş bir saflık olmasından, diye düşünüyorum. Ve evet, siz onlara kısaca aptal, diyorsunuz. Haberler için Halim’e teşekkür edecektim, geldiği gibi, gitti. Bu da onlardan bir, hayat buna ne yaparsa yapsın, ağır sillesini vursun ertesi gün kalkar hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eder. Bu bir şeyin eksikliğinden mi kaynaklanıyor, yoksa fazlalığından mı?

 

Kızın beklediği çocuk da geldi. Delikanlı bunun yüzüne bile bakmadı. Oysa ne kadar savaşmıştı zavallı kızcağız o dünyanın en rezil noktasını yok edebilmek için. Bu erkekler de aptal, hiç anlamıyorlar kadınların mânâsız savaşlarından! Bu boş manzaradan sıkıldım. Aslan’a da helal olsun. Hesabı bana bırakmış, güya adama yemek ısmarlattım!

 

Evimizin hâlâ küçük bir ön bahçesi olmasını bir bahtiyarlık sayarım. Gündüzleri oturamıyoruz, (semtinizin, mahallenizin eski evleri ve tarihi konakları olması sizin için hem çok güzel hem çok kötüdür; çünkü siz yaşarsınız, ama sizin yaşadığınız yeri görmek için bir sürü lüzumsuz insan dolar oraya) ama sıcak yaz akşamları, dışarıdan cafelerinde takılmak için semti ziyaret edenlerin sokaklardan yavaş yavaş el ayak çekmeleriyle bir köşeye oturur, eş, dost, ahbab komşu ile çay içeriz. İkindi yaklaşıyordu, kapının önündeki taburelerden birine çöktüm. Ne kadar güzel bir sessizlikti. Evimiz ara sokaklardan birindeydi. Sanki insanlar kovulmuş gibi bir tenhalık vardı. Bizimkiler Yalova’ya akraba ziyaretine gitmişlerdi. Bütün hafta sonu ev bana kalmıştı. O huzur duygusunu derinden duyabilmek için uzun bir mühlet oturdum. Az sonra su serpme sesleri gelmeye başladı. Baktım, Ayşe teyze yine kapının önünü süpürüyordu; ne zaman görsem bir yerleri siler süpürürdü. Hatta sokak yeni yıkanmış olsa bile eline süpürgeyi alır, öteye beriye bir şeyleri kovar gibi sağa sola ottan kılıcını sallardı. Bir köşeye yığdığı çerçöpü daha sonra kürekle aldı ve bu lüzumsuz süprüntüyü tenekeye doldurdu. Biz ise hayatımızda asıl lüzumlu olanları bir süprüntü gibi bir kenara yığıyor ve bir daha dönüp bakmıyoruz. Ayşe Teyze de tam olarak o mutluluk delisi insanlardan diyemem, şikâyet etmez, ama karşı olduğu bir şey varsa tepkisini verir. Hayata müsbet tarafından bakarken menfiliklerini de görmezden gelmez kısacası. Onun için ona kızamıyorum. Onu hep bir yerleri süpürürken görme meselesi kafama takıldı. Acaba ona haksızlık mı ediyordum; insan idraki bazı insanları görmek istediği gibi mi hatırlıyordu, yoksa gerçekten olduğu gibi mi hatırlıyordu. Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğim galiba, çünkü herkes kendi zaviyesinden görür meseleyi. Ben daha ne kadar öyle oturdum bilmiyorum, fakat bahçe kapısı açılınca epey bir zaman geçtiğini anladım, hava karamaya başlamıştı. Baktım, Ayşe Teyze elinden küçük bir kapla bana doğru geliyordu.

 

“Sizinkiler evde yoklar, aç kalmayasın.” dedi.

 

Evde yemek var, diyecektim, ama çenemi tuttum. Meselenin uzayacağını biliyordum. Teşekkür ettim. Bana bir tuhaf baktı. “Çok düşünme!” diyerek gitti. Bizim meselemiz de bu: çok düşünmüyoruz. Kabın kapağını açtım, yaprak sarma vardı. Kalktığımda elimdeki kap boştu. İçeri geçtim, ne zamandır bitiremediğim Şehir Mektupçusu’nun kitabını bitirmeye karar verdim.

 

Bağırış çağırış sesler geliyor ve habire ismim çağırılıyor. Kitabı okurken ve dolmaları sindirmeye çalışırken uyumuşum. “Rıza, Rıza!” sesleri arasında gözlerimi açtım. Bir ses perdesinin arkasından gökten bir ışık görüyorum. Aklıma ilk gelen öbür tarafa geçtiğim oldu ve kelimeyi şahadet dilimin ucuna gelmişti ki, bir şangırtı ile yattığım yerden fırladım. Gökten gelen ışık benim tavan lambası imiş ve nefes almakta zorlandığımı anlayınca o sisin duman olduğunu anlamakta gecikmedim. Dumanı epeydir soluyor olmalıyım ki dizlerimin üzerine kapaklandım. Dışarıdakiler beni uyandırmaya çalışıyorlardı. Tekrar “Rıza, Rıza!” haykırışları, bağıranı tanıdım. Halim bağırıyordu. Kapının zorlandığını yumruklanıp omuzlandığını da anladım. Yoğun dumandan nefes alamıyordum ama son bir kez gücümü toplayarak ayağa kalkmaya çalıştım. Pencere çarpan ikinci bir taş veya başka bir cisim çok geçmeden benim kafama da iniyor. Yine dizlerimin üzerine düştüm. Başımdan akan kanı hmiştim ki, o kadar zorlamaya dayanamayan evin kapısı müthiş bir sesle kırıldı. Odaya ilk dalanlar Halim’le yanlarında Ayşe Teyze’nin dünya safı oğlu var, kollarıma girip beni dışarı çıkardılar. Hâlim,

 

“Ah, kardeşim kafana mı geldi taş?”

 

Anladım ki taşları o atıyordu. Adam az daha küçük atar. Ahmet de, yani Ayşe Teyze’nin oğlu, bir yandan su ister misin, bir yandan yoğurt getireyim, diyor, yeni toplanmaya başlayan mahallelinin kalabalığından kıyamet gulgulesi kopuyordu.  Ağlayan kadınları da görünce sinirim tepeme çıktı. Başımdaki yaranın acısını bile unutmuştum. O kadar kızdım ki, ayağa fırlayıp bağırmak istedim. Kendime bela okudum ve galiba iyi yapmadım. Kızgınlığım bu insanlara ve onların bana acımalarına değildi; kendimi onların yardımına ve beni kurtarmalarına muhtaç olarak duruma düşürmemdendi. Her zaman tenkid ettiğim bu insanların yüzüne bakacak ve hep bu günü hatırlayacaktım. Allah’ım bu nasıl iş?

 

Yanı başımda yüzünü görmediğim biri Aslan’a hadisenin sebebini anlatıyordu: Perdeler tutuşmuş, deyince durumu anladım. Dumanın sebebi, içmek niyetiyle çay suyu koymam, fakat bunu unutup uykuya dalmam neticesinde, açık pencereden rüzgârın savurduğu perdenin ocağın ateşi üzerine gelerek tutuşmasındanmış. Allah’tan fazla büyümeden dumanı gören koşup gelmiş, beni dışarı çıkardıktan sonra da hemen söndürmüşler zaten.

 

O sinir içinde içine düştüğüm durumdan dolayı gülmeye başladım, tabii biraz sinirli bir gülüştü bu; etrafımdakiler bütün heyecanlarını, yangını unutmuş bana bakıyorlardı. Kısa bir ân Aslan’la ve Ayşe teyze ile göz göze geldim. Delirmişim de hâlime acıyorlarmış gibi, bakıyorlardı. Ama içimden “Allahım sen ne büyüksün!” dedim ve o sinirli gülmenin yerine, kendi hâline gülen insanların keyifli gülüşü geldi. Bu hâl etrafımdakilere de sirayet etti ve hep beraber gülmeye başladık. Kalabalığın içinden biri, “Afferin evladım, cana geleceğine mala gelsin, ne üzülecen.” Dedi.

 

Daha çok gülmeye başladım. Her insanın kendine has bir güzellik ve özellikte olduğunu anlamam bu hadise yetti. O  ihtiyar geldi aklıma, onun o aheste yürüyüşüyle dünyaya ve insanlara aldırış etmeden yürüyüp gitmek geldi içimden…

 

Aylık Dergisi 176. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Tuhaf, -, Zeynel, Abidin, Danalıoğlu,
Yorumlar
Haber Yazılımı