Haber Detayı
01 Mayıs 2019 - Çarşamba 10:03
 
“Tasavvuf İnsan Olarak Kalabilmenin Sırlarını Veriyor”
Prof. Dr. Süleyman Derin: Tasavvuf, bir “hayat felsefesi” olarak bize çok yüksek idealler gösteriyor. Sevdiriyor, öğretiyor. Tasavvuf bu dünyada insan olarak kalabilmenin sırlarını veriyor. Bizde tasavvufla aşılanmış kültür, toplum hayatından kalkınca Batı kültürü boşluğu doldurdu.
Söyleşi Haberi
“Tasavvuf İnsan Olarak Kalabilmenin Sırlarını Veriyor”

Sizi tanıyabilir miyiz?

 

Kütahya doğumluyum. 1991’de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunuyum. Yurt dışında tasavvuf üzerine doktora yaptıktan sonra halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde profesör olarak öğretim üyeliğime devam etmekteyim. Farklı ülkelerden gelen öğrencilerimize tasavvuf dersi vermeye, tasavvufu anlatmaya çalışıyoruz.

 

Tasavvufu nasıl tanımlamak gerekir?

 

Tasavvufu günümüz insanına İslam’ın manevî veçhesi olarak tarif edebiliriz. Mesela “şeriat” deyince İslam’ın hukukî yönü, fıkıh deyince ibadetin dini kaideleri, kelam deyince inanç sistemi aklımıza geldiği gibi tasavvuf da manevî hayat tarzı... Güzel dinimizi manen en güzel şekilde nasıl yaşarız; bunun hadis-i şeriflerdeki karşılığı “ihsan”dır. Cebrail a.s Peygamber Efendimiz’e s.a.v. bir gün insan suretinde geliyor. Huzurunda oturuyor ve Efendimiz’e, “İslam nedir, iman nedir, ihsan nedir?..” şeklinde üç soru soruyor. Peygamberimiz, İslam’ın ve imanın şartlarını bildiriyor. “İhsan nedir” sorusuna ise, “Allah’ı görüyormuş gibi O’na kulluk etmendir. Her ne kadar sen Allah’ı görmesen de Allah seni her daim görmektedir.” şeklinde cevap veriyor. Ashab-ı Kiram gelen zatı tanımadıkları için merak edip soruyorlar. Üzerinde sefer alameti yok, tertemiz, bembeyaz bir elbise giymiş. Peygamberimiz, “bu gelen Cebrail idi, size dininizi öğretmek için geldi.” buyuruyor. Burada İslam, iman ve ihsan şeklinde dinimizi üç kısım halinde gördük. Hucurat Sûresi’nde, yeni Müslüman olan bedevî Arapların, “biz iman ettik” şeklinde ifadeler geçer. Ayet-i Kerime diyor ki, “Hayır siz henüz iman etmediniz. Siz İslam’a girip Müslüman oldunuz.” Yani henüz kalplerine iman yerleşmemiş. İslâm ilk, iman daha öte, ihsan ise hepsinden daha üstün. Allah ile beraberlik, “maiyyet” diyoruz buna... Bunun sırrına erişmek... Allah ile sadece namazda beraber olan var, sadece Ramazan ayında beraber olan var, kimisi Cuma günleri Allah ile beraber... Bazı kardeşlerimiz, Ramazan ayı haricinde “tatil yapıyor” mesela... Kimisi beş vakit namazını kılar, sonra Allah’ı unutur. Bazı insanlar ise Allah’ın yanında olduklarını unutmadan yaşıyor. Tasavvufu en güzel şekilde ifade etmek, belki de Allah’ı unutmamak şeklinde olabilir. Hayatındaki maddi ve geçici şeylere değil, manevi hâle önem vermek. Bu anlamda bir hayat tarzıdır tasavvuf. Allah’ı, Allah’ı sevenleri dünyaya tercih etmek.

 

Günlük hayatımızda insanımızı bu hayattan alıkoyucu bir çok uyaran var, Modern bir hayat tarzı söz konusu. Şu halde tasavvufun Müslümanlara kazandıracağı şeyler neler olabilir?

 

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, normal bir insan olarak kalmak ve öyle yaşamak bile zorlaştı. Başta cep telefonları ve akıllı cihazların, makinelerin tahakkümü... Her şey insanı meşgul etmek, insanı aslî faaliyetlerinden alıkoymak üzere kuşatmış adeta. İnterneti açıyorsunuz, kapatamıyorsunuz. İnsanı peşinden sürükleyen, ona cazibeli gelen eğlenceler, oyunlar, filmler... Şu anda oyun sektörü çok tehlikeli boyutlara vardı. İnsana kendini öldürmesini, zarar vermesini emreden oyun programları var. Böyle bir zamanda ruhumuzu ihmal edersek cesedimiz bunun peşinden gider. Allah bedeni şehvet üzerine yaratmış; yemek, içmek, eğlenmek, zıplamak ister. Meleklerde nefs yok. Allah’a devamlı itaat halindeler. Hayvanlarda akıl yok, sorumlu değiller. İçgüdüleri var. Biz insanoğlu bunların ortasında bir kıvamda yaratılmışız, melek tarafımız da var, hayvanî tarafımız da var. Bizim melek tarafımıza yatırım yapmamız istenmiş. Bugün de bizim her şeyimizi şehvetlerimize indirgeyen insanlar haline getirici, Allah’ı unutturan bir çevre var. “Bu işler böyle gelmiş böyle gider” diyen hazcı bir insan tipi her yerde “15 dakikada evine ulaşamazsan para almıyoruz” diyorlar mesela... Maddi haz ve zevklerle insanoğlu tarihinde belki de hiç bu kadar muhatap olmamıştı. Ruhumuzu ihmal edersek hazcılık, alkolizm, uyuşturucu, oyun müptelalığı bizi esir alacak. Tasavvuf burada devreye girip, bunlardan alıkoyucu yollar gösteriyor. Gerçek sufiler bu işin ustaları oldukları için hayat tarzına dair güzel şeyler söyler. Bize en başta vaktimizin çok kıymetli olduğunu hatırlatırlar. Tasavvuf, bir “hayat felsefesi” olarak bize çok yüksek idealler gösteriyor. Sevdiriyor, öğretiyor. Bugün en tepede hedonizm var. Çok yemek yersem, çok iyi kazanırsam, çok iyi bir evlilik yaparsam benden mutlusu yok diye düşünüyoruz. Halbuki bunları yapanların hepsi mutsuz. Pek çoğunun işi, malı, mülkü yerinde ama ruhu aç. Ayet-i Kerime’de, “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur,” buyuruluyor. İnsanlar bugün maddi açıdan çok şanslı olabilir ama manevî açıdan boşlukta... İnsanların manevi kaynakları, dayanakları kurutuluyor maalesef. Tasavvuf bu dünyada insan olarak kalabilmenin sırlarını veriyor. Maddi zevkleri  azaltmamızı tembihliyor. Bir çocuğun eline verilen telefonun, elektronik cihazların fiyatı geçmişte bir ailenin geçiminde çok ciddi bir miktar demekti. Günün çocuğu bunlarla büyüyor. Evdeki makinelerin yekûnu imkânlarımızın çok genişlediğini gösteriyor. Ancak maneviyat ile ilgili alanımız çok daraldı. İşte sufiler, insan ruhunun maruz kaldığı bu tehlikeleri tüm şiddetiyle hissedip görüyor, bu tehlikelere karşı uyarıyor. Dünyaya büyük bir vazife için geldiğimizi, vaktimizin sınırlı olduğunu hatırlatıyor.

 

“Anadolu Kültürü Tasavvuf Aşılıdır”

 

Tasavvufun, Anadolu kültürünü incelediğimizde bu kültürü her yönüyle şekillendirici etkisi dikkat çekiyor. Tasavvufun toplumumuza kazandırdığı değerlerimiz nelerdir?

 

İstanbul’da Osmanlı’nın son döneminde 300 civarında tekke vardı. Tasavvuf kültürü herkesin hayatının içindeydi. Biz nasıl bugün kahvehaneleri, alışveriş merkezlerini insanlarla kaynıyor görüyorsak, evvelden de insanımız tekkeye gider, yatsı namazlarını cemaatle kılar, sohbetlere katılır, Allah’ı zikreder, “şarj” olurdu. Manen dolup maddi, süflî ağırlıkları üzerinden atardı. Bugünlerde olduğu gibi toplumda kavga, şiddet, sözlü sataşma yoktu. Maalesef bu açıdan sıkıntılıyız bugün. Geçmişte bu kültür ve ahlâk sosyal hayatın her tarafına damgasını vurmuş. Spor faaliyetlerinde bile, mesela Okçular Tekkesi, sanat faaliyetlerinde, her şeyde kalbîlik, zarafet söz konusuydu. Mesela güreş sporumuzda, “alta girdim diye yerinme, üste çıktım diye sevinme...” diye bir kelam-ı kibar vardır. Derviş sözüdür bu. Kaba bir adamdan beste yapmasını bekleyemeyiz. Herkes bir kuşun ötüşünü dinleyip cezbeye gelebilir mi? Güzel sanatlara bakıyoruz; inançla, dinle alakası kalmamış bugün. Şarkılar ahlâksızlıkta yarışıyor bugün. En kötü, çirkin şeyler bile o biçim pazarlanıyor. Enformasyon dünyası bu açıdan tekelleşmiş, insanımızı zehirliyor. Oysa tarihimizde bu iş sufi toplulukların elindeydi. Bizde tasavvufla aşılanmış kültür, toplum hayatından kalkınca Batı kültürü boşluğu doldurdu. Yunus Emre başta olmak üzere bugün hangi divanı elimize alsak tasavvufu görüyoruz. Bütün ilim dalları tekkelerin neşvü nema bulduğu yerlerden beslendi. Hepsinde bir nezaket, narinlik var. İlahi sözlerine, türkülerimize bakın, ne kadar nazik, gönle dokunan ifadeler var. Türkülerimizde kahramanlık, nezaket, sevda, haya, gönülden ve nezihtir. Alman tarihçi Paul Wittick, Osmanlı Devleti için “derviş devleti” diyor. Herkes derviş değil ama milletimizin hamuru tasavvufla, dervişlikle mayalanmış. Ordumuz yine öyle... Başlangıçta zikirle disipline ediliyordu. Allah Allah diye zikirle cihada gidiliyordu. Biz savaşı sevmeyiz ama savaşmak durumunda kalırsak Allah adına savaşırız. İngiltere’deyken bir belgeselde seyretmiştim. Çanakkale savaşlarında İngilizler, Osmanlı Türklerinin Allah Allah nidalarını duyduklarında kendilerine sövdüklerini, “savaştayız, olsa olsa bize küfrediyorlar” diye düşünmüşler. Onlar da saldırırken, “sözleri iade etmek” için Allah Allah diye saldırmışlar. Tekkedeki çorbamız zikirle pişerdi. Esnafımız tamamen Akıncı teşkilatına bağlı. Her bir zanaatın şeyhi, mürşidi vardı. Aldatmak yoktu. Ticareti Allah’ın rızasına göre yapıyordu. Ahîlik terbiyesinden uzak düşmekten korkan bir esnaf vardı. Sufilerimiz tamamen ruhun geliştirilmesi gerektiğine inanmıştı.

 

“Ecdadımız Aldığını Misliyle Geri Vermiş...”

 

Bu inanışın tarihten pratik misallerini verebilir misiniz?

 

İslamiyet’in gelişinde gördüğümüz gibi, önce sıkıntı zamanı sonra bir bolluk devri var. İslâm kısa sürede dünyaya yayılmış. Zamanla gelişme ve yozlaşma bir arada gerçekleşmeye başlamış. Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi. Bunun bir imtihan olduğunu düşünüyorum. İslamiyet bazen kötü temsil ediliyor, güç kaybediyoruz. Ve herkes Müslüman olmamış. Münafıklık çıkmış. Bu durumun yaygınlaşmasına yozlaşma diyebiliriz. Son birkaç asırdır aldığımız mağlubiyetler şu suali sordurdu; “yahu biz niye kaybediyoruz, neden Avrupa üstün...” Kaybetmemizin sebebi ahlaki değil sadece. Batı sömürgecilikte çok mesafe almış, bu sayede zenginleşmiş. Bunu gören zamanın insanı problemin dinimizde olduğunu zannetti. Batı, dini “pranga” olarak görmüştü oysa... Papalık ruhbanlığı, otoritesiyle ilmi ve zihinsel faaliyeti engelliyordu. Bizde ise tam tersine ilim adamları baş tacıydı. Ancak siyasi olarak kaybetmeye başlayınca Batılı fikirler bizde taraftar bulmaya başladı. “Acaba Müslüman olduğumuz için mi geri kaldık?” sorusu sorulmaya başlandı. Müslümanlar ölçülü insanlardır. Biz Afrika’yı, Balkanları sömürmemişiz. Geçen sene Bosna’ya gitmiştim. Oradaki tarihi eserler, belki bizim Anadolu’nun Bilecik şehrinde belki yoktur. Ecdadımız, aldığının iki mislini oraya yatırmış, harcamış. Şam’da Hamidiye çarşılarımız var. Halep’te çarşı kurmuşuz. Kazandığını orada harcamış. Emperyalist davranmamış. Batılılar ise aynı dönemlerde Avustralya’yı bitirmiş, Brezilya’yı bitirmiş. Afrika’yı sömürmüş. Madenleri, verimli arazilerde yetişen ne varsa götürmüş. Biz girdiğimiz yerde çalmaktan, haksızlık yapmaktan çekiniyoruz. ABD Hava Kuvvetleri geliyor, “halı bombardımanı” yapıyor. Müslümanların maddî gücü gerileme dönemimizde yetmedi. Karşımızdakiler ise hilenin her türlüsünü kullandı. Soykırım dahil her şeyi yaptılar. Aydınlarımızda yerleşen kompleksle birlikte geri kalmamızın sebebi dinimize bağlanmaya başlandı. Halkın böyle bir düşüncesi yoktu. Hâlâ merhametini koruyor. Mesela Batılılar on Suriyeliyi topraklarına kabul edecekleri zaman meclislerinde kavga ediyorlar. Biz kabul ediyoruz, dini hassasiyetin zayıflığına rağmen halkımızın gönlü zengin, merhametli. Şuna katılmıyorum, “halkın ahlâkı çok bozulmuştu.” Düşünün ki, İslâm ülkeleri çok güçlü olsa, Osmanlı yaşasaydı; bugün dünyada belki herkes Müslüman geçinmeye kalkardı ama içi boş olurdu. Bugün daha zor ama katlanması, mücadelesi daha sevap. Boks maçındasınız mesela, rakibinizin eldiveni çivili. Batı girdiği toprakları sömürüyor. Biz bunu yapmıyoruz. Ahlakî olarak suçlanmıyoruz. Onlar çok ahlaklı olduğu için mi bizi yendi zamanında...

 

“Akıl Her Şeyi Çözebilseydi, Peygamberler Gelmezdi”

 

İlahiyat fakültelerinde de sık rastlanan tasavvuf ve felsefe arasındaki tartışmalı meselelerde sağlıklı bir muhakeme nasıl yürütülebilir?

 

Bu hususta Mevlana Hazretleri’nin çok güzel sözleri var. Tabiî tasavvufun eleştirdiği felsefe, her şeyi rasyonelleştiren, “her şeyi akılla çözerim” diyen felsefedir. Yoksa aklı olmayanın dini bile yoktur. Aklı olmayan adama dini anlatamazsın. Onlar sorumsuz zaten. Sufiler ise aklı değil kalbi öne çıkarıyor. Çünkü beyin, kesmeye, biçmeye davranıyor. Akıl önce menfaatin, faydan ne ona bakma eğilimi taşır. Akıl daha çok bu sahada yürütülüyor. Ruh ise sevmenin, sevilmenin üzerinde duruyor. Akılla bir yere kadar. Ondan sonra sevgi, muhabbet, aşkla yolculuk başlar. Bir kısım akılcı ve materyalist filozoflar kalbi ve ruhu kabul etmiyorlar. Bunun psikolojide yansıması var. İnsanı hayvan gibi gören, hormonlar üzerinden dikkate alan psikologlar var. Tasavvufun eleştirdiği bu tür filozoflar. Akıl her şeyi çözebilseydi, peygamberler gelmezdi. Her şey açık ve net. İyiyi kötüyü ayırmakta çok zorlanmıyoruz. Çocuk bile yaramazlık yaptığında saklanıyor, kaçıyor. Biz ise, bunu biliyoruz ama hayatımıza dökemiyoruz. Beyin ve akıl bunu hoş kabul ediyor.

 

İyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, fayda-zarar tanımlamasını bu durumda ruha göre belirlememiz gerekiyor öyle mi?

 

Tabiî... Ruh, bu tür durumları belirlememizde ses verir. Bu vicdandır. O, ruhun sesidir. Tasavvuf buna yatırım yapıyor. Akıl ise, “ben aldatmazsam başkası aldatacaktı.” diyor. Akıl iki tarafı keskin bıçak gibidir. Çirkini de güzel gösterebilir. Ama akıl ruhun kontrolünde olursa bu defa akıl tamamen hayra hizmet eder. Sufilerin dediği budur. Rasyonalizm bugün ciddi bir tehdit.

 

Veya reformculuk...

 

Evet. Adam mesela “Kehf Sûresi aklıma uymadı, şu ayeti çıkaralım Kur’an’dan” diyor.  “Melekler için aklıma uymadı, bunlar enerjidir.” diyor. Akıl ile ayet veya hadisleri yok sayan zihniyet ortaya çıktı. Sevgi, muhabbet kalmadı. Tasavvufun hayatımıza getirmek istediği ise ruhumuz, ruh ile muhabbettir.

 

“Tasavvufta Şeriatten Taviz Yoktur”

 

Bu noktada tasavvuf meşrepli ilim adamlarımızdan bahsedebilir misiniz?

 

Mesela, İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri var. “Ruh’ul Beyan” adlı 13 ciltlik bir tefsir yazmış. Herkesin tanıdığı Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, Marifetname’yi yazan zat. Hat yazarlarımız, ilim adamlarımız sufi meşrepli. Sanatkârlarımız Mevlevî, askerimiz Bektaşî, zenginimiz bile bir tarikat mensubu. Davudi Kayserî bizim ilk şeyhülislamlarımızdan. İbn-i Arabi Hazretleri’nin eserlerine şerh yazmış. Şeyh efendi aynı zamanda müderristir. Gündüz medresede, akşam tekkede zikir halkası kurar. 1800’lü yıllara kadar tasavvuf ve ilim müesseseleri arasında ciddi bir fark olmamış. Vahhabiliğin çıkışıyla birlikte durum değişiyor. Geçenlerde bana bu hususta bir soru geldi. Cevabımda dedim ki, “İbn-i Cevziyye’nin Ruh adlı kitabını okuyun. Allah, şeytana ve cin taifesine öyle bir güç vermiş ki... Süleyman a.s. ve Belkıs kıssasında bir “ifrit” var. Asaf Bin Berahya adlı veziri var. Tonlarca ağırlıkta bir tahtı var. Belkıs’ın aklı tahtında kalmış. Süleyman peygamberin yanına gelirken “tahtıma biri oturur mu” diye düşünüp merakta kalıyor. “Kim bu tahtı bana getirir” diye soruyor. İfritin biri, “ben yerinden kalkmadan getiririm.” diyor. Diğeri de “gözünü açıp kapatmadan getiririm” diyor. Tonlarca ağırlıkta bir taht Yemen’den Kudüs’e bu kadar kısa sürede nasıl getirilebilir. Allah vergisi güçler bunlar. Modern Selefilik bunu “şirk” olarak görüyor.

 

Bu aynı zamanda kuru akılcılık olmuyor mu?

 

Aynen. Esasında bunların arkasında İngilizler var. İngilizler Osmanlı toplumunu çözmek, yıkmak için bu hareketi örgütlüyor. Osmanlı’ya karşı silahlandırmış savaştırmışlar. Bir diğer dertleri de yeni yapılan Süveyş kanalını bizim etki alanımızdan koparmak. Bugün de “ılımlı İslam” adı altında her türlü haramı meşrulaştıran bir noktaya getirildiler, geldiler. Aşırı uçtan başka bir aşırı uca savruldular. Halbuki tasavvufta şeriattan taviz vermek yoktur. Sakalı kısa tutmak, sağa bakmak haram, sola bakmak haram. Ondan sonra insanları İslam’dan soğutuyorlar. Son derece kaba, ifrat ve tefrit kutupları arasında yerini bulamamış bir kültürle İslam’ı çirkinleştiriyorlar.

 

“Her Yerde Halis Olana Sahtesi Musallat Olabilir”

 

Belli ve muhtemel sahtelikleri ayırdetmek için tasavvuftan azami ölçüde faydayı nasıl sağlayabiliriz?

 

Tasavvufun halk içinde yaşaması lazım, resmi makamlarla haşır neşir olunmaması lazım. Tasavvuf kültürünü ve geleneğini kanunla kurmak veya korumak mümkün değildir. Bu kültür ve geleneği kalblerde nasıl koruyabiliriz, buna bakmalıyız. Bence esas olan otokritik yapmak. Biz de insanız. Sufiler de bizim gibi insan. Hatalarımız neyse muhasebesini yapmalıyız. Bugün tekkeler, tarikatlar para-pul, ticaret-sanayi işlerine girmemeli. Siyasette menfaat devşirmek amacıyla içlerinde mevcut çürük elmaları da ayıklamalı. Bu anlaşılır bir durumdur. Nerede halis bir hareket olsa yanı başında sahtesi türeyebilir. Dişçi bir doktor öldükten sonra oğlu, babasının şöhret ve itibarından faydalanarak diş doktoru olmaya soyunmuş. Diş şikayetleri olan hastaları kabul etmeye başlamış. Bir vatandaşın dişini çekerken çenesini kırmış. Penseyle asılmış, dişle birlikte adamın çenesi gelmiş. Bunun gibi her meslek veya meşrepte sahtesi vardır. Bunları öyle bir ayıklayalım ki, sahteliklere fırsat vermeyelim. Bir defa uygulamada sahtelikler hemen anlaşılır. Bağlısını ajanlık yapmaya zorluyorsa mesela. Ancak kötüsü var diye iyisini görmezden gelmeyelim. İçinden darbeciler çıktı diye tüm orduyu zan altında bırakamayız. İyisini kötüsünden ayırıcı kitap ve sünnet gözü olduktan sonra kimse kimseyi kandıramaz.

 

Aylık Dergisi 175. Sayı

 

Kaynak: Editör:
Etiketler: tasavvuf,
Yorumlar
Haber Yazılımı