Haber Detayı
06 Kasım 2019 - Çarşamba 11:06
 
Sofularda Zaman-Birey’in Günlükleri
Hiç yaşamamış, hiç var olmamış, kimsenin hafızasında bir hatırası olmayan, dünyadan ufak bir koku dahi almamış olmayı diledi. Ve bir yüzyıl sonra büyük ihtimalle böyle olacaktı. Kimse onu tanımayacak, hatırlamayacak, bir yerde bir satır dahi yazısı olmayacaktı.
Edebiyat Haberi
Sofularda Zaman-Birey’in Günlükleri

Yokuşu ağır adımlarla çıkarken kaldırımdaki ağacın altında durdu. Sokağın derin sessizliğini dinledi. Her şey ne kadar sakin görünüyordu. Bu kadar kalabalık bir mahallenin, sabahın böyle erken bir saati de olsa böyle tenha, sessiz, huşu veren bir edaya bürüneceğini hiç beklemezdi. Sağ tarafındaki ilk sokağa girdi ve hemen solda gözüne küçük bir çay ocağı ilişti. Dükkânın önündeki taburelerden birine oturdu. Camdan içeri bakıp ocağın arkasında çok mühim bir iş yapıyormuş gibi başını kazanın arkasında saklayan adama cama vurarak çay işareti yaptı. Adam emir telakki ettiğini bildiren bir baş işareti yaparak hamarat bir şekilde işe koyuldu.

 

Getirilen çay için adam teşekkür ederken, çaycıyı içeri kadar takib etti. O ânda bir şeyi fark etti, çay ocağının duvarındaki raflarda kitaplar vardı. Demek ki buraya gelen müdavimler boş oturmuyordu. Kitapların sırtlarından isimlerini okumaya çalıştı. Namaz Hocası, kıssalar, ilmihaller… Kısacası büyük çoğunluğu dinî kitaplardı. Buraya gelenlerin simalarını görür gibi oldu. Bardağı dudaklarına götürdü ve arkasına yaslandı. Fakat hemen tekrar doğruldu. Sokağın karşı tarafında okuduğu yazının ne mânâya geldiğini anlamaya çalıştı. “Allah’a Emanet Apartmanı”. Bunun oradan gelip geçen yabancılarla bir eğlenme işi olduğunu düşündü önce. Fakat yazı tam da apartmanın kapısının üstündeydi. Yazı yeni de değildi, yani apartmanın adı buydu. Geçmiş günleri düşünerek kaç defa bu sokaktan geçtiğini hatırlamaya çalıştı. Nasıl fark etmemişti böyle bir şeyi. İçinden apartmanın ismini söylüyor ve gülüyordu.

 

 “Müthiş bir latife”, diye düşündü. Her şeyimiz Allah’a emanet değil miydi? Bunu kendi hayatında acı bir tecrübe ile öğrenmişti. Babası Kurmay Albay Abdurrahman Zaman’ın, hasta yatağında can çekişirken kendisine söylediği söz buydu: Seni Allah’a emanet ederim; ve öyle de olmuştu. İlk zamanlar ordudan, babasının birkaç subay arkadaşı hal hatır sormuşlardı, fakat hepsi bu kadardı. Babasının zamanında yaptığı birikim de olmasa, muhteşem bir hayattan sefalete düşmesi ân meselesiydi. Doğup büyüdüğü bu semtteki evlerini babası hiçbir zaman boşaltmamış hep elde tutmuştu. Babasının kimseye  kiralamadığı bu apartman katı buralardaki ilk apartmanlardan biriydi. Babası ona kendi ayakları üzerinde durabileceği bir hayatı hazırlamak için her şeyi çok önceden planlamış, oğlunun hayatındaki her bir merhaleyi neredeyse adım adım işlemişti. Ona taktığı isim bile onun planlanmış hayatındaki adımlardan bir  parçaydı. Çok sıkıntısını çekmişti bu ismin, fakat neyse ki liseden sonra çok problem olmamıştı. Sorbon macerası babası için bir iftihar vesilesi olsa da kendisi için sadece bir okul olmuştu. Babasının yüzünü kara çıkartmadan okulunu bitirdiğinde Birey, dünyayı dolaşmış olarak tekrar memleketine dönmüştü. Artık emekli olan babasının Fatih’te, eskiye ait bütün hususiyetlerini kaybetmiş olan bu semtteki evine uğrayacağı ilk günde, kendisine memleketinde olduğunu htiren hadiseyi yaşarken çocukluk günleri aklına gelmişti. Alışveriş yapmak için girdiği mağazada üyelik yaptırmak için ismini soran tezgahtara ismini söylediğinde, tezgahtar o kadar yadırgamış olacak ki, “İsminizi sormuştum beyefendi!” deyiverince isminin “Birey Zaman” olduğunu tekrarlamak zorunda kalmıştı. Arka tarafa geçen tezgahtarın açık unuttuğu kapıdan arkadaşına seslenişini duymak ona geçmişinden bir hatırasını hatırlatmıştı ki bunu ona hiçbir şey unutturamazdı. “Adamın adını Birey koymuşlar, hah hah ha…”

 

Daha henüz askerî lojmanlara taşınmamış ve babasının vazife yeri İstanbul’dayken bu semtte oturuyorlardı; diğer çocuklar arasında ismi her zaman alay mevzuuydu. Diğer çocuklar hep başka kelimelerle kafiye oluşturarak tekerlemeler yapardı; “Dikey”, derlerdi, bazen de “Bükey”... Çok saçma bulurdu bu şakaları, fakat bir gün gerçekten kafasını çok kızdırmışlardı. Kendi ismiyle bir meselesi yoktu, fakat bazen çocuklar aşırıya kaçabiliyorlardı. Okula yeni başladığı devirdi. Üzüldüğü için değil öfkesinden ağlayarak eve gelmişti, hayata dair ilk canlı dersi buydu. Hayatın can acıtabilen bir şey olduğunu keşfetmişti. Ve öfkesi babasınaydı. Adı Abdurrahman olan biri nasıl Birey gibi bir ismi koyabilirdi. Kurmay Albay Abdurrrahman Zaman eve girerken, üniformasını giyerken taktığı maskesini çıkarırdı. Evinde hiçbir zaman asker olmamıştı.  Her zaman otoriterliği ve vakarı vardı; fakat işine dair bazen sertlik de gerektiren tavrını ev ve mahalle hayatından her zaman ayırmayı bilmişti. Semtin güngörmüş insanlarının bulunduğu kahvesine uğradığında, onlarla buyurgan ve tepeden bakan bir eda ile konuşulmayacağını bilecek kadar aile terbiyesi almıştı. Kendi babasından dinlediği kadarı ile yedi göbektir burada ve hemen hemen aynı yerde oturuyorlardı. O zamanlar  elbette bir konakları vardı. Bu ahşab evin bin dokuz yüz kırklara kadar durduğu ve nihayet bir yangına mağlub olduğunu babasından dinlemişti. Bir yerde uzun süredir mukimseniz, bazı şeyleri değiştiremeyeceğiniz gibi, bazı şeyleri yapmanız ve edinmeniz mecburidir. Mesela, herkes içinde edeb dışı olarak kabul edilen bir fiil ve davranışı kendi sokağınızda hatta mahallenizde yapamazdınız, zira bu insanlar tarafından hemen kınanacağınız manasına gelir. Edinmeniz gereken şeylerin başında ise umumî muaşeret kaideleri gelir ki, bunlara uymayan bir insanın mahalle sakinleri arasında bir itibarı olmaz. Abdurrahman Zaman, bu nesiller boyu süzüle süzüle kendisine kadar gelen adetleri gerekli görüyor, fakat bir yandan da yeni zamanın getirdiği gerçekliğe de sırt çevirmemek gerektiğini düşünüyordu. Neredeyse paşa terbiyesi görmüş bu adam hızlı bir değişimin yaşandığı toplum hayatında kendisinin karşılaştığı zorlukları evladının daha rahat aşabilmesi için onun hayatını kolaylaştıracak tedbirler almak gerektiğini düşünmüş ve bunu uygulamıştı da.

 

Abdurrahman Zaman eve girdiğinde salonda kös kös oturmakta olan ve sanki birden bire olgunlaşmış gibi bir eda ile babasını bekleyen çocuğun hâlindeki farklılığı anlaması için hanımının  kadınlara has o bakışlarından biri ile karşılaşmıştı.

 

Abdurrahman Zaman karısının bakışlarını takib ederek salonda kendisini kararlılıkla bekleyen oğluna ulaştı. Halinden belliydi, Birey ağlamış, fakat şimdi kendisini ağlatan sebebe karşı bütün öfkesi ile hazır bekliyordu. Çocuk hiç kendini sakınmaksızın babasını suçladı. Kurmay Albay uzun bir konuşma yapmak için hazırlanıyormuş gibi oğlunun karşısına oturmadan evvel salonun kapısını kapattı. Birey babasını hiç olmadığı kadar ciddi bir yüzle görünce neredeyse bütün kararlılığını kaybedecekti. Babası anlatmaya başladığında Birey’in kafası karışmıştı. Abdurrahman Zaman oğlunu  ikna etmeye ve yakın gelecekte karşılaşacaklarına karşı onu hazırlamaya çalışıyor gibiydi.

 

“Bu senin iyiliğin için. Artık zaman başka bir yere doğru gidiyor, bak göreceksin, şimdi sana tuhaf geliyor, ama ileride isminin çok faydasını göreceksin. Birey, geleceğin ismi, tek olacaksın, biricik olacaksın. Bu yepyeni bir zaman, bu dediklerimi aklından çıkarma!” Sonra garib bir şekilde derin fikirlere dalan insanların bakışları gibi bakışlarını yerde kenetlendi ve oğluna “Şunu da unutma, ne kadar başka bir hayat yaşıyor olursan ol burayla, doğup büyüdüğün yerle irtibatını koparma!”

 

Babası haklı çıkmıştı, ismi meselesinde değil, fakat zaman meselesinde çok haklı çıkmıştı. Ha, bir meselede daha haklıydı babası, gerçekten de biricik olmuştu, zira yaşadığı sürece kendisinden başka bir Birey’le daha karşılaşmamıştı. Bu onu biricik değil, yapayalnız yapmıştı. Ve işte bütün dünyayı dolaştıktan sonra gelip vardığı yer, çocukluğunun Sofularıydı. Ve artık, buraya da yabancı bir hayatın mahsulüydü. Babasının sözünü dinlemişti. Zaman ne kadar ilerlerse ilerlesin değişmeyen şeyler de vardı. Ve bu şeyler insanı var eden içinde doğup büyüdüğü şartlardı. O ne kadar “Birey” olursa olsun, yedi göbek Sofular’lı Abdurrahman’ın oğluydu.

 

Çayı bitmişti, kalkmak için davranmıştı ki, kıyafetleri hırpani, çehresi akça pakça bir ihtiyar yanında orta yaşlı bir adamla hemen yan taraftaki taburelere oturdular. Genç olan ocakta duran çaycıya, “Sami amcama demli, bana açık bir çay diye seslendi.” İkisi de sakallıydı, ikisi de cübbe giymişlerdi. Genç adam hal hatır sordu, ihtiyar adam geçiştirir gibi cevapladı sorulanları. Onları yarım kulakla dinlerken kendisini ikinci çayını içerken bulmuştu. İki adamın sohbetleri nereden kıvrıldıysa kulluk meselesine geldi, ihtiyar olan:

 

-“Efendi ne demiş evladım; Allah’ın yarattığı bir varlığı muhatab alması bile ona kulluk ve şükretmek için yeter.”

 

-“Sami amca sen bu kadar doğru, güzel konuşursun, ama seni bir kere bile camide görmedim, cemaate niye gelmiyorsun?”

 

-“Onu da namazcılar düşünsün evladım.”

 

-“Namazcılar kim, Sami amca yeni bir cemaat mi?”

 

-“Ya, ya, yeni bir cemaat, bu asırda icad olundu, sadece camiye namaza gider başka bir şeye karışmaz, sanki din namazdan ibaretmiş gibi.”

 

Karşısındaki kuru kuru yutkundu, bir şey diyemedi, Birey “O halde kendisi de hiçbir şeyci mi oluyor”, diye düşünürken ihtiyarla göz göze geldi, adam sanki onun düşündüklerini anlamış gibi, kaşlarını çatmıştı. Birey fena halde kendini rahatsız hti. Kendisinin lise yıllarında arkadaşlarının ısrarıyla bir defa cumaya gitmişliği vardı. Dine dair ne ailesinden ne etrafından bir şey görmüştü, dinî bir şeyle karşılaşmaması için hususî bir gayret bile göstermiş olabilirlerdi. Çocukluğunda kulaklarına çalınan ezan seslerini hep hususî, belli bir kesim için bir çağrı zannetmişti Birey. Şimdi ise buna dair bir şey hissedemeyecek kadar yabancıydı. çayından son yudumu alıp kalkarken ben de “cumacı” oluyorum o zaman, dedi içinden. Bunu söylerken biraz bilgi sahibi olsaydı, dini hayatlarının cumadan cumaya camiye gitmek olan bir tayfa da olduğunu bilecekti. Çaycının parasının verdi, ayrılırken ihtiyarla yeniden göz göze geldi, ihtiyar bu defa ona mütebessim bir çehre ile bakıyordu. “Adam gerçekten zihnimi okuyor.” diye düşündü.

 

Ana caddeye çıktığında Fatih Camii’ne baktı uzun uzun, hiçbir şey hmedi. Sadece minarelerin mimari olarak ne kadar güzel düşünülmüş şeyler olduğu aklına geldi. Bakışları aynı sırada daha ileri bir noktaya kayarken, geceleri ışık saçan büyük bir tabelaya takıldı. Çok güzel, çok büyük, çok ışıklı bu tabela, mekân için çok çirkin duruyordu. Derken bütün caddenin bu türden çirkinliklerle kaplı olduğunu fark etti. Hayatından, gerçekten derinden bir şey hissediyordu; çocukluğunun semtinde, (Sofular’ında, Fatih’inde) böyle bir çirkinliğe yer yoktu. Hiç görmemişti. Ne zaman insanlar kendi yaşadıkları mekâna bu kadar yabancı ve saldırır olmuşlardı?

 

“Hayatımız biraz tabelalara benziyor; parlak, büyük şeyler vaad eden, fakat davet ettikleri şeyin içi boş.” Kendisini böyle düşünmekte haklı buldu, fakat kendisi de bunun bir parçası mıydı bunu sorgulamadı.

 

Ya kendi hayatı? İşte bu yüzden dönmüştü tekrar buraya. Bunun cevabını bulmak için. Babasının tavsiyesini en muhtaç olduğu zamanda hatırlamıştı. Hayatının içini dolduracak hiçbir şey bulamayınca, karısı vefat ettikten sonra yaşayan bir ölü gibi hissizleşen babasının sözünü dinlemeye karar vermişti. Kendisine kariyer ve modern zamanın gerçekliklerine ait her şeyi edinmesi için imkânlar sunan babası acaba bir gün bütün bunların yetersiz kalacağını da biliyor muydu? Bunların hiçbiri insanı ruhî olarak doyurmuyordu. Bundan daha başka bir şey olmalıydı. Babasının vefat ederken “Seni Allah’a emanet ederim.” deyişindeki sebebi biliyordu. Başkalarının adı Birey olmasa da nihayetinde herkes kendi başına bir “tekliği” yaşar. Caddeden gelen geçen arabalara dalgın bir şekilde bakıyordu. Kendini o kadar fena hti ki, bir ân için o caddenin ortasında olmak istedi. Ve içinden haykırdı “Bana her şeyi verdiğin halde, niçin O’na giden yolda hiçbir şey öğretmediğin Allah’a emanet edip de gittin.”

 

Yeni dünyanın, bu zamanın bir “mahsulü” olmayı iğrendirici buldu. O tabelalar kadar bile bir şey vaad etmeyen bir hayatı olduğunu hissediyordu. Pekâlâ, bir şeyleri sorgulamadan akademik kariyerinin getirisi olan üniversitedeki görevine devam edebilirdi, hiçbir şey sormaz, hiçbir şeyi sorgulamaz ve “hayatına” devam ederdi. Başka bir sebeble çalınan bir korna sesi ile düşüncelerinden sıyrıldı ve caddenin gürültüsünden uzak Dülgerzade Camii’nin yanındaki sokaktan aşağı doğru yürüdü.

 

Yine aynı sokaktan geçerken kendisini gülümseten “Allah’a Emanet Apartmanı”na baktı. Burada mekâna dair bir şeyler değişse de, inceden inceye alttan alta, birçok kimsenin ruhunun bile duymadığı bir şey, kendine has zamanın akışı hükümferma olarak kendini insanlara kabul ettirmeye devam edecekti. Ya kendisi?

 

Hiç yaşamamış, hiç var olmamış, kimsenin hafızasında bir hatırası olmayan, dünyadan ufak bir koku dahi almamış olmayı diledi. Ve bir yüzyıl sonra büyük ihtimalle böyle olacaktı. Kimse onu tanımayacak, hatırlamayacak, bir yerde bir satır dahi yazısı olmayacaktı. Mezar taşında bile! Evet, kimsesi olmadığı için mezar taşına bile sahip çıkan olmayacak ve birileri tarafından kırıldığında bu dünyada toprak altındaki kemiklerinden başka hiçbir şeyi kalmayacaktı. Ne bir nam ne bir nişan…

 

Zeynel Abidin Danalıoğlu
Aylık Dergisi 180. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Sofularda, Zaman-Birey’in, Günlükleri,
Yorumlar
Haber Yazılımı