Haber Detayı
28 Temmuz 2021 - Çarşamba 11:43
 
Sen Kendi Derdine Yan - Zeynel Abidin Danalıoğlu
Miftah uzun süredir serbest gazeteci olarak çalışmayı düşünüyordu. Fakat bu fikrinde bir türlü teşebbüste bulunmak iradesini gösteremiyordu. Alışkanlıkların değiştirilmesi zordur. Bir düzen içinde yaşayan insanlar o düzenden rahatsız olsalar dahi yerine koyacak bir şeyleri yoksa, kolay kolay bundan vazgeçemezlerdi. Aslında bir gazetenin işleyişini yakından bilen birisi olarak Miftah sadece rahatsız değildi, tiksiniyordu!
Edebiyat Haberi
Sen Kendi Derdine Yan - Zeynel Abidin Danalıoğlu

Ayağı, kaldırımdaki ülkemizin en şahane mühendislik buluşlarından biri olan yerinden oynamış bir taşa takılan Miftah, kendisini birden iri kıyım bir adamın kollarında buldu. Düşmemek için adamın iki omzundan tutunmuştu. Adam da birdenbire kollarında bulduğu bu adamı belinden iki eliyle kavrayıp dengesini kaybetmesine mâni olmuştu. Miftah bir süre ne olduğunu anlamaya ve kendine gelmeye çalışırken kısa bir mühlet o şekilde kaldılar.

 

“Birader, dans etmeyeceksek ayrılalım bence!” dedi adam, kalın ve tok bir sesle.

 

Miftah önce ne demek istediğini anlamaya çalışarak kurtarıcısının yüzüne baktı. Vaziyeti fark edince “kusura bakmayın” diyerek adamın kollarından ayrıldı.

 

“Şu işi bir türlü beceremedik.” dedi az önce takıldığı taşı, başı ile işaret ederek.

 

Adam iri kıyım olduğu kadar şen göbekli, vücudunun bütünü ile mütenasib bir yüze sahibdi. Seyrelmeye başlamış saçları bile onun bu hâline uyuyordu. Dev cüssesi ne kadar ürkütücü olsa da tatlı bir adamdı. Bir şeyi izah etmesi gerekiyormuş gibi Miftah ona:

 

“İş görüşmesine gelmiştim”, dedi eliyle öylesine işaret ederek binayı gösterdi. Adam gölgesinde durdukları taş binaya en son katına kadar baktı. Dudaklarını büzerek başını salladı.

 

“Gazeteci misin?”

 

Miftah elini adama uzattı;

 

“Evet, gazeteciyim, ben Miftah.”

 

Adam kuvvetle sıktığı elin ucundaki Miftahı bir güzel silkeledi.

 

“Memnun oldum, ben de Cemal, çöpçüyüm.”

 

Miftah boş bulunup gayri ihtiyari, “estağfirullah” dedi.

 

“Niye ya hu, ayıp bir şey mi? Sizin çöpünüz bizim işimiz.”

 

“Yok, hani şimdi temizlik işçisi falan diyorlar da.”

 

Adamın adı Tahir’di. Tahir Miftah’ın omzuna dostça vurarak tozunu aldı.

 

“Sen martavallara kulak asma, efendim. İsmi cilalayınca içi değişmez işin. Demek gazetecisin! Yani şu Eğer İsa bugün dönseydi, rezil edeceği şüphesiz yüksek papazlar değil, gazeteciler olurdu, dediklerinden misin?”

 

Miftah kaşlarını kaldırdı, bu söz… Hatırlamaya çalıştı ve buldu. Birkaç saniye de olsa adamın yüzüne şaşkın şaşkın baktı. Kierkegaard okuyan bir çöpçü, diye geçirdi içinden. Adam bunu rastgele bir yerde okuduğu için aklında tutuyor olamazdı.

 

Miftah uzun süredir serbest gazeteci olarak çalışmayı düşünüyordu. Fakat bu fikrinde bir türlü teşebbüste bulunmak iradesini gösteremiyordu. Alışkanlıkların değiştirilmesi zordur. Bir düzen içinde yaşayan insanlar o düzenden rahatsız olsalar dahi yerine koyacak bir şeyleri yoksa, kolay kolay bundan vazgeçemezlerdi. Aslında bir gazetenin işleyişini yakından bilen birisi olarak Miftah sadece rahatsız değildi, tiksiniyordu! Bazen haberi yapılan insanların, gerçekler bilinmesine rağmen nasıl kelimelerle infaz edildiğine şahid olmuştu. Sanki haberi yapan gazetecilerin kendilerini tatmin etmek için seçtikleri bir yoldu bu. Şimdi değişiklik isterken en azından etrafımı değiştireyim düşüncesi ile bu büyük gazetenin kapısını çalmıştı. Muhtemelen başvuranlar arasından en şanslı olan da oydu. Zira son zamanlarda altında imzası olan haberler bir şehir gazetesini sayfalarından taşarak ülke çapında yayın yapan gazetelere de haber mevzu oluyordu. Bu ona kısa sürede şöhret getirmişti. Fakat o bu şöhrete yüz verecek bir mizaca sahib değildi.

 

Karşısındaki adamın yüzüne baktı ve Kierkegaard’dan aktardığı sözleri yeniden düşündü. Hâlâ kapısının önünde durduğu binaya baktı. Evet, artık kabul etseler bile burada çalışamazdı. Çöpçü hükmü kesmişti.

 

“Bakın, bir kâğıt parçası icad edildiğinden beri hiç bu kadar mühim olmamıştı.” dedi tekrar Tahir.

 

Miftah adamın teklifsizliğini ve imalarıyla bahsettiklerinden hoşlanmıştı.

 

“Ya! Pekiyi paraya ne diyeceksiniz? Düşünsenize nerede ise binlerce yıldır hüküm süren madeni paraları tahtından indirdiği gibi, bütün insanlar üzerinde birkaç resim ve şekil var, diye neredeyse paraya iman ediyorlar.”

 

Tahir dudaklarını büzüştürdü ve ona hak verir gibi başını salladı, fakat:

 

“Teknik olarak kâğıt sayılmaz. Hem gazetede yazdığınız birkaç kelime ile o iman edilen paraları çöp hâline getirebilirsiniz, değil mi?”

 

Evet, medyanın o kadar kudretli bir tesiri vardı ve şimdi haklı çıkmak için Miftah bunu inkâr edecek değildi. Birden bir şey fark etmiş gibi:

 

“Galiba mesleklerimiz arasında müşterek bir nokta bulduk.”

 

Tahir tokmak kadar ağır eliyle onun omzuna vurdu:

 

“Haklısın dedi, ama çöpe bile gitse paranın diğer kâğıtlara göre yine de üstünlüğü var, bunu kabul ederim.”

 

Tahir saatine baktı ve:

 

“Bizim Rasim Baba’nın dediği gibi: “Hayat boş bir kâğıt gibi, nasıl doldurursan seni öyle okurlar.” Tekrar saatine baktı. “Ama benim kâğıdımı buruşturup attılar, der her zaman.”

 

Miftah o söylemeden teklif etti:

 

“Aceleniz varsa sizi tutmayayım ben.”

 

“Yoo, Rasim babayı bekliyorum, çoktan gelmesi lazımdı. Bak, sen gazetecisin, Rasim baba tam seni ilgilendirecek bir adam.”

 

“Ya, necidir bu Rasim Baba?”

 

“Onun da ikimizin mesleği ile ortak bir noktası var; kendisi kâğıtçıdır, bir zamanların Kâğıt Kralı. Şimdi her ne kadar öyle olmasa da senin için onun hayatından müthiş malzeme çıkar.”

 

“İflas mı etmiş?”

 

“Onun gibi bir şey, demesine göre etrafındaki herkes ona desise ile tuzak kurmuş ve bütün serveti ellerinin arasından kayıp gitmiş. Dilovası’nı bilir misin?” Miftah başını sallayınca, “Gebze’den Dilovası’na kadar irili ufaklı birçok fabrika ve deponun sahibi bir adamdan bahsediyoruz. Şimdi sokaklarda yatıp kalkan garibin biridir.”

 

“O zaman ona eski işinden dolayı kâğıtçı, diyorsunuz değil mi?”

 

“Yok ya hu, hâlâ kâğıtçıdır, şu sokaklardan kâğıt toplayanlar yok mu, onlar gibi. Şimdi gelir, seni de tanıştırayım, gel, yolun karşısına geçelim, şuradaki çay ocağında bekleriz.”

 

Birlikte yolun karşısına geçerlerken Miftah sordu:

 

“Onunla ne gibi bir münasebetiniz var? Yani nasıl tanıştınız?”

 

Tahir bir kahkaha attı;

 

“Tam bir gazetecisin. Hedefe giderken hiçbir şeyi gözden kaçırmıyorsun.”

 

 Oturdular ve birer çay söylediler. Belli ki Tahir’in bugün izin günüydü. Tahir, Rasim Baba dediği adamla nasıl tanıştıklarını da anlattı. İkisinin de birbirlerinden istifade ettikleri noktalar vardı. Rasim Baba bazen çöplerde veya kapı önlerine bırakılmış eşyalar arasında hâlâ iş görebilecek ve tabii para edebilecek şeyler buluyor, bunları da Tahir’e getiriyordu. Tahir de kendi tabiriyle bunları “okutuyordu”. Tahir’in tarifine bakılırsa Rasim Baba kara kuru bir adamdı. Ama hâlâ kendi yaşından beklenmeyecek bir dirayetle kendisini sokaklara atmış olan hayata direniyordu. Epey oturmuşlardı, fakat beklenen gelmedi. O vakit Tahir beklenenin gelmemesinden dolayı sinirden değil, fakat endişeli bir sabırsızlıktan dolayı birden yerinden kalktı.

 

“Bak, istersen sen git, seni de işinden alıkoymayayım, ama ben Rasim babayı aramaya çıkıyorum.”

 

“Daha iyi bir işim yok.” dedi Miftah ve birlikte Rasim Baba’yı aramaya çıktılar. Neredeyse üç çeyrek saat kadar Rasim Baba’nın olması muhtemel bütün sokakları aşağı yukarı arşınladılar. Bir yandan sokakları dolaşırlarken bir yandan da sohbet ediyorlardı. Tahir ona dikkat çekici bir şey söyledi:

 

“Bugün dünya kocaman bir çöplük, ben de o çöplüğe yeni çöpler taşıyorum. Çöp üretmekten başka ne yapıyoruz ki? Haksız mıyım? İnsan bile insanı çöp hâline getiriyor artık, hiçbir şeyin değeri kalmadı. Mecazi olarak söylüyorum anlıyorsun değil mi?” sonra bir kahkaha attı ve “İnşaallah bir gün çöpe insan da taşımak zorunda kalmam.” dedi.

 

“Sözleri peşin hüküm gibiydi, fakat yanlış da denemez”, diye düşündü Miftah.

 

Aylık Dergisi 202. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Sen, Kendi, Derdine, Yan, -, Zeynel, Abidin, Danalıoğlu,
Yorumlar
Haber Yazılımı