Haber Detayı
14 Eylül 2021 - Salı 15:51
 
Sen Kendi Derdine Yan - II - Zeynel Abidin Danalıoğlu
Edebiyat Haberi
Sen Kendi Derdine Yan - II - Zeynel Abidin Danalıoğlu

Rasim Baba’nın muhtemel mıntıkasında nerede ise her sokağa bakmalarına rağmen bulamamışlardı, fakat güzel bir sohbetleri olmuştu.

 

Dönüp dolaşıp aynı yere geldiklerinde ellerinde hiçbir şey yoktu. Tahir “Seni de boş yere yordum.” dedi özür dilercesine. Miftah güzel bir hikâyeyi dinlemeyi kaçırdım, diye geçirdi içinden.

 

“Tamam, artık işadamı değilim, fakat her insan gibi ben de bekletilmekten hoşlanmam.”

 

İkisi de başlarını sese doğru çevirdiler. Arkalarda bir tabureye çökmüş ufak tefek bir adamdı konuşan. Eski ve pörsümüş bir kıyafetle, fakat oranın her zamanki bir sakini gibi oturuyordu.  

 

“Rasim Baba, neredesin ya hu, seni aramaktan ayaklarıma kara sular indi, bu gövde o kadar kolay taşınmıyor, bilesin.” dedi, Tahir bir abide gibi heybetli olan vücudunu işaret ederek.

 

Rasim Baba, onların çay ocağından ayrılmasının hemen ardından gelmiş ve beklemeye başlamıştı. Miftah onu alıcı gözlerle süzdü. Gerçekten kara kuru, pejmürde kıyafetleri içinde yolda gördüğünüz zaman kıyafetlerinden başka bir şeyine dikkat etmeden geçip gideceğiniz biriydi. Fakat Miftah oturup ona daha yakından baktığında, elleri dikkatini çekti. Tertemiz ve nerede ise bakımlı gibiydiler. Bu eller, öyle bir işi yapan adamı ele verecek hiçbir iz taşımıyordu.

 

Tahir Miftah’la bir zamanların Kâğıt Kralı şimdilerin kâğıt toplayıcısını tanıştırdı. İhtiyarın gözlerinde onun yaşındaki birinde kolay kolay görülmeyecek güngörmüşlüğün sakin ve kadere boyun eğmiş pırıltısı vardı; bu adam hayat nedir, biliyordu ve onun getirdiği zorluklara isyan etmeden razı olmuştu. Rasim Baba çok kibar bir dille:

 

“Nasılsınız, efendim?” dedi.

 

Kısa tanışma faslında dahi Miftah bu adam hakkında birileri kendisine bir şeyler fısıldamasa bile onun güzel bir hayat hikâyesine sahib olduğunu anlayabilirdi.

 

Tahir’le hemen aralarında fısıltı ile bir şeyler konuştular ve ihtiyar cebinden beze sarılı bir şey çıkardı. Kısa bir süreliğine de olsa Tahir’e gösterdiği şeyi Miftah da görmüştü. Porselen bir kâseydi bu ve çok güzel işlemeleri vardı. Tahir hemen kalkıp vedalaştı. Miftah birdenbire daha yeni tanıştığı adamla baş başa kalmıştı. Onu tanımak istiyor, fakat sorularıyla da ürkütüp kaçırmak istemiyordu. Pekâlâ, bu adamın anlatacakları çok güzel bir haber olabilirdi, fakat Miftah bir ân bile bu duruma haber gözüyle bakmamıştı.

 

“Tahir Bey bana sizden biraz bahsetti. Sormamda bir sakınca yoksa ona verdiğiniz şey neydi?”

 

Rasim Baba bir mühlet söyleyip söylememekte tereddüt eder gibi düşündü, nihayet:

 

“Porselen bir kâse. Ben anlamam öyle sanattan falan, ama para edip etmediğini bilirim, zira vaktinde böyle şeylere çok para verdim. O kâsenin üzerindeki desenler gördüklerimin en iyisiydi.”

 

Miftah kaşlarını hayret ifadesi ile kaldırdı. Demek birilerinin çöp gördüğü şeyler çok kıymetli bir eşya olabiliyordu. Adam sözlerini tamamlamak ister gibi:

 

“Bir kenarından çatlamış, fakat yine de iyi para eder.”

 

Miftah sözü nereden açacağını düşündü. Birilerinin hayat hikâyesini öğrenmekle onun hayatına burnunu sokmak arasında fark vardır; fakat Miftah’ın herkeste bulunmaz bir hususiyeti vardı, insanlar ona kendilerini yakın htiklerinden mi nedir, kendileri hakkında mahrem de olsa bir şeyler anlatırlardı.

 

“Sizin bir zamanlar çok büyük bir tüccar olduğunuzdan bahsetti, Tahir Bey.”

 

Adamın gözünde eski bir hatıra canlanmış gibi hafifçe başını salladı fakat bu ifade keder doluydu ve bunu hatırlamanın ona acı verdiği belliydi.

 

“Onlara her şeyden çok sevdikleri tanrılarını verdim ve hepsinden kurtuldum.”

 

Miftah bu sözlere ne karşılık vereceğini bilemedi.

 

“Kimlere?” diyebildi sadece.

 

“Paramda gözü olanlara. Ve bilir misin, para en yakınlarını bile kudurmuş birer köpeğe çevirebilir. Oğlum benim adıma senetler düzenlediğinde ve kızımla damadım adıma borçlar aldığında çok kızmıştım. Çünkü ben de onlar gibi, parayı onlardan daha çok seviyordum. Galiba benim bu özelliğim, şimdiki hâlime sebeb oldu. Fakat benim onlardan bir farkım vardı, ben yokluktan gelmiştim, onlar ise varlık içinde doğmuşlardı, yani ben düştüğüm yerden kalkabilirdim. Bütün borçlarını ödedim, servetim onların birkaç hesapsız harcaması, senetlerle bitecek gibi değildi. Yine de bu onları daha da azdırdı ve daha çok istediler nihayetinde hile ile her şeyi elimden aldılar.” Omuzlarını silkti ve bundan gayet memnunmuş gibi gülümsedi. “İnsanın hakikate ermesi için bazen büyük yıkımlara uğraması gerekebilir.” dedi.

 

-“Hiç mücadele etmediniz mi, sizin olana sahib çıkmak için veya mücadele etmeyi düşünmediniz mi?”

 

-“Düşündüm, fakat yapmadım.”

 

-“Niçin?”

 

-“Benim dünyadaki nasibim o hayat değilmiş, diye düşündüm. Bazen bütün servetimi elimden alanlara acır, bazen gülerim.”

 

-“Güler misiniz?!”

 

-“Zira aynı yıkımı onlar da yaşayacaklar. Şimdi zafer sarhoşluğuyla günlerini gün ediyorlar, ama o uğursuz servet onları da mahvedecek.”

 

-“Niçin uğursuz, dediniz?”

 

-“Her şeyi alabiliyor, her şeyi yapabiliyorsunuz, paranın insanlar üzerinde böyle bir tesiri var, fakat aslında bu teshir. Sonra bir de bakıyorsun kendi aciz fikirlerinden başka değerli hiçbir fikir yok. Böyle bir tanıdığım vardı. Çok erken yaşta servet sahibi olmuştu. Kendi görgüsüzlüğü ve kabalığı ile yaşar ve insanlara öyle davranırdı. Etrafındaki insanlara hayvan gibi davranır ve yanında çalışan insanlara hayvan isimleri takardı. O vakitler hiç garibime gitmezdi. Paranın insanlar üzerinde müthiş bir hükümranlığı var, onlar paraya hükmettiklerini düşünmelerine rağmen.”

 

Miftah bu güzel sohbetin uzamasını istediğinden ve bütün gününü kendine hasretmesi için Rasim Baba’ya:

 

-“Rasim Baba, sana yemek ısmarlayayım mı, ne dersin?”

 

İhtiyardan beklemediği bir karşılık aldı.

 

-“Gel, ben sana yemek ısmarlayayım, insanlar hâlime bakıp bana her zaman bir şeyler verirler, yemek ısmarlarlar. Fakat sen bir evsiz, kimsesiz, bir çulsuzdan ısmarlanmış yemeği yeme şansını hayatında kaç defa elde edebilirsin? Hem seni ömründe her zaman hatırlayacağın lezzette bir pilav yemeye götüreceğim, ne dersin?”

 

Miftah gülmemek için kendini zor tuttu, ama Rasim Baba haklıydı. Böyle tersine işler her zaman yaşanmazdı. Bu gibi kimsesiz ve evsizlerin çok cömert olduklarını öteden beri duyardı. İşte şimdi bunu tecrübe etme imkânı doğmuştu. Sonra bir sır verir gibi Miftah’ın kulağına yaklaştı, “Evsiz falan değilim, Tahir de öyle biliyor, fakat kötü de olsa bir fakirhanem var, sadece kimsenin bilmesini istemiyorum. İnsanlar senin hakkında ne kadar çok şey biliyorlarsa hakkında o kadar çok fikir sahibi olur ve yargılarlar. Sakladığım bir şey değil, o evdeki yalnızlığımı seviyorum.” dedi.

 

Rasim baba onu mezkûr yere götürdü. Dükkân sahibi Rasim Baba’yı nerede ise teşrifatla karşıladı. Hava güzeldi, dışarıdaki masalardan birine oturdular. Pilavı burada üç çeşit yiyebiliyordunuz; üstünde sac kavurma, tavuk veya nohut ile geliyordu. Rasim ona bir sır verir gibi, istersen pilavı sade de yiyebileceğini, çok lezzetli olduğunu söyledi. İkisi de sac kavurma ile birlikte yediler pilavlarını. Miftah hakkını teslim etti; pilav çok lezzetliydi.

 

Dükkân sahibi kasadaki işini bırakıp çaylarını bizzat getirdi. Rasim Baba’nın hâl ve hatırını sordu. Yine aynı şekilde hürmet göstererek çekildi.

 

Miftah neredeyse zevk aldığı sohbetlerinin devam etmesi için:

 

“Zor değil mi, böyle yaşamak? Bir belirsizlik içinde…”

 

“Hayatımın her günü artık bir sürpriz, yarın ne olacağını bilmiyorum, hesapsız kitapsız.”

 

“Ama hep öyle değil midir?”

 

“Hayır, önceden ne olacağını hesab eder ona göre yaşardım, sanki yarın yaşayacağımın garantisi varmış gibi, ama şimdi, yarın ne olacağından emin değilim. İstim üstünde bir hayat yaşamalı insan. Öyle değil mi?”

 

Miftah istim üstünde yaşayacağı bir hayatı düşünmeye çalıştı. Bu onda tedirginliğe sebeb oldu. O her zaman sakin ve dingin bir hayat isterdi, biraz tertibli ve öyle yaşamaya çalışıyordu. Onu düşüncelerinden sıyıran ani bir ihtar oldu.

 

-“Sen kendi derdine yan!” dedi ihtiyar adam.

 

-“Benim ne derdim, varmış ki?” diye karşılık verdi.

 

-“Şimdi sen şöyle böyle bir makam mevki sahibisin, iş sahibisin, insan içinde az çok sözü dinlenir, sözü geçer birisin, bak, benim çulum yok çaputum yok, söyle bakalım, sahib olduklarımızın hesabını sen mi verirsin, ben mi?”

 

Ben makam mevki sahibi değilim, diye itiraz edecek oldu. Ama ihtiyarın kastettiğinin bu olmadığını biliyordu, üstelik haklı olduğunu da biliyordu. Neye sahibsek, ne biliyorsak onların hesabını vereceğiz ve bunu hiçbir şey değiştiremez, diye düşündü.

 

-“Ama bütün o imkânlardan mahrum kalmak, her istediğinize ulaşamamak sizi rahatsız etmiyor mu?”

 

Rasim Baba şu âna kadar bunu hiç düşünmemiş gibi bir mühlet düşündü. Sonra o eski   Kâğıt Kralı gözünde komik bir adammış gibi güldü.

 

-“Tabii, o kadar zengin olunca bazı zevkler ediniyorsun, ben de o kadar resim koleksiyonunun yanında bir yandan da hat koleksiyonu yapmaya başladım. İtiraf edeyim bu işlerden pek anlamam, yani şu sanat manat işlerinden, fakat işin garibi ben aldığım hatlarda ne yazdığını da bilmem. Gösteriş meselesi bütün bunlar. Şu kadar mal mülk, servet sahibi olup gazete ve televizyonlarda falancanın şu koleksiyonu var, diye gördüklerin var ya, emin ol hepsi sanat mevzuunda zır cahiller. Para ediyorsa sanattır, onlar için mühim olan tek şey bu. Gerçek koleksiyonerler de tanıdım, erbabıydılar bu işin ve hiç de öyle zengin falan değildiler.

 

İşte ailem benim defterimi dürüp bir kenara attığında, odamdan çıkarken yanıma aldığım tek şey bir tabloydu. Nereden satın aldığımı bile hatırlamadığım küçük bir levhaya nakşedilmiş bir hat tablosunu yanıma aldım: Kün bahren mütegayyiren, yazıyormuş, sonradan birine okuttum bunu, yani ‘Deniz gibi ol ki bulanmayasın’ demekmiş mânâsı. Deniz kadar param vardı, fakat ben o paranın içinde yüzemedim, aksine neredeyse boğuluyordum.”

 

Miftah artık bir soru sormak istemedi. Ne kadar acı bir durumdaydı şu ihtiyar, ama o neredeyse bundan haz duyuyor gibiydi. Sahib olduklarının kendisine sahib olmasından kurtulmuş ve sırtından büyük bir yük atmış gibi memnundu. Sonra o hat tablosunu düşündü, görmek istedi, hatta gizliden bir hisle ona sahib olmak istedi. Rasim Baba belki ona daha bir dünya tuhaf hikâyeler anlatabilirdi.

 

“Tahir tuhaf adam, değil mi?” diyerek Rasim Baba Miftah’ı dalgınlığından uyandırdı.

 

“Evet, sahi o gerçekten de temizlik işçisi mi? Hiç temizlik işçisi gibi durmuyor.”

 

İhtiyar koltukları kabararak gülmeye başladı, o kadar sesli gülüyordu ki, etraftaki masalardan bakanlar oldu.

 

“Yok ya hu çöpçü o!”

 

Birlikte gülmeye başladılar.

 

Aylık Dergisi 203. Sayı 

Kaynak: Editör:
Etiketler: hikaye, sen kendi derdine yan,
Yorumlar
Haber Yazılımı