Haber Detayı
03 Nisan 2021 - Cumartesi 22:07
 
Şairi Öldürmek!.. - Zeynel Abidin Danalıoğlu
Edebiyat Haberi
Şairi Öldürmek!.. - Zeynel Abidin Danalıoğlu

Sert bir poyraz esiyor, boğazın koyu mavi yüzü şaşkın şaşkın bir o yana bu yana dalgalanıyor, bahçenin köşesindeki söğüt ağacının dalları sert rüzgârın darbeleriyle dayak yer gibi sağa sola savrulup duruyordu.

 

Yine o yeknesak günlerden biriydi ve Necla çoktan gitmişti. Hatta Necla ismi bile dünyasından gitmiş gibiydi. Zira artık Necla isminde biri ile karşılaşmıyordu. Sanki zaman, Necla ismindekiler için uygun bir zaman değildi. Necla gittikten sonra kendisini sonsuz bir boşluğun içine düşmüş gibi hmişti ve hâlâ bu hissi üzerinden atamıyordu.

 

Cüneyd ile Leyla geleceklerdi. Bu aklına gelince hemen mutfağa koştu ve hazırladıklarında bir eksik var mı, diye baktı. Her şeyin tamam olduğuna kani olunca tekrar salona döndü ve pencereden Boğaz’ın soluk çehresini seyretmeye koyuldu. Deniz ile ev arasında yol vardı. Yolun karşı tarafında birkaç küçük inşa olmasına rağmen bunlar Boğaz’ın ihtişamını görmesine mâni olmuyordu.

 

Kendisi davet etmesine rağmen birazdan Cüneyd ve Leyla’nın gelecek olmasından dolayı huzursuz oldu. Bu salonda hep beraber otururlardı. Fakat şimdi bir kişi eksik olacaktı. Çalışma masasının yanından geçerken daktiloda duran boş kâğıda baktı ve gidip pencereyi açtı. Salonu aynı zamanda çalışma odası olarak kullanıyordu. Salon her şeye yetecek kadar büyüktü. Bu manzaranın şiirlerini yazabilmek için tamamlayıcı bir unsur olduğuna inanıyordu. Pencereden içeri dolan serin havayı ciğerlerine çekti. Birden gençlik günlerine gitti. Daha o vakitler burada, Boğaz’da oturmuyordu. Arkadaşları ile ya yüzmek ya balık tutmak veyahut her ikisini bir arada yapmak için sakin bir köşe ararlardı. O vakitler Boğaz bu kadar kalabalık değildi. Hoş Baltalimanı şimdi de kalabalık değildi. Yağmacılar Beşiktaş, Ortaköy gibi yerleri tercih ediyordu daha çok. Kendini bu sebeble talihli sayardı. Aklına tam da bir mısraı başlatmak için bir hayal gelir gibi oldu. Fakat kapı zili çalınca bu büyü bozuldu. Bir el kendisini zorla itiyormuş gibi kapıya gitti.

 

Kapıyı açtığında Cüneyd’i tek başına görünce anlamaya çalışarak kaşlarını çattı.

 

“Merak etme ya hu, arabada çantasını unuttu.”

 

“Gel, gel içeri ben de bir şey oldu sandım. Seninle bütün gün yalnız sohbet etmek de eziyet olurdu.”

 

“Bak sen, bizim yazıcı espri yapmaya da başlamış.”

 

Cüneyd’le daha ilkokul sıralarından beri tanışırlardı. Leyla ve Necla’yla da. Çocukluk aşklarıydılar ve onlarla evlenmişlerdi. Buluşmalarında bir haftadan fazla zaman geçse birbirlerini özleyecek kadar yakındılar. Kapıda Leyla’nın da gelmesini bekledi. Leyla elinde çantası değil, kocaman bir sepetle bahçeye inen merdivenlerin başında göründü.

 

“Yine senin mutfağı buraya mı taşıyorsun?”

 

“Abartma istersen, biraz meyve ve hamur işi var sepette.”

 

Necla’nın elindekileri aldı ve mutfağa gitti. Sepettekileri boşaltacaktı ki, arkasından Leyla’nın azarlayan sesini duydu.

 

“Dağıtacaksın şimdi her şeyi! Herkes becerebildiği şeylerle uğraşsın. Ooo, beyefendi neler de hazırlamış. Sen gün geçtikçe bu işlerde ustalaşıyorsun galiba.”

 

Leyla onun yeise düşmüş yüzünü görünce dudaklarını ısırdı.

 

“Hadi, hadi sen içeri geç de ben de şunları getireyim.” dedi Leyla.

 

Salona girdiğinde Cüneyd’i pencereden dışarı bakarken buldu. Cüneyd arkasını döndü ve:

 

“Demek bu muhteşem manzara da kasvetli olabiliyormuş.”

 

Bunu anlayabilmek için ilk defa bu manzaraya bakıyormuş gibi, bir de o pencereden Boğaz’a ve hemen ötesindeki karşı kıyıya baktı ve tabii bir şey söyler gibi:

 

“Bu manzaraya kasvet de yakışıyor. Kasveti tarif edebilmek için de böyle bir manzara birebir.”

 

 “Ah! Siz yazıcılar, her şeyde bir mânâ bulmak, insanların söyledikleriyle dediklerinizin aynı olmaması için uğraşırsınız.”

 

Cüneyd sırf ona takılmak için yazıcı derdi.

 

“Hımm, öyle mi, böyle bir şeyi düşünmemiştim.”

 

Cüneyd ondaki durgunluğu fark edince ona takılmaktan ve üstüne gitmekten vazgeçti. Leyla elindekilerle salona girince koltuklara kuruldular. Çok güzel bir pasta yaptırmıştı. İlk birkaç yudum ve birkaç lokmadan sonra Cüneyd Leyla’ya daha önce söz vermesine rağmen o mevzuu açtı.

 

“Senin artık pek dışarı çıkmadığından bahsediyorlar.”

 

“Kimmiş o bahsedenler?”

 

Leyla çatık kaşları ile kocasına gerçekten kızdığını belli eder şekilde baktı. Fakat Cüneyd’in umurunda değildi, zira biraz canı yanacak olsa da onun için dostu birçok şeyden daha önemliydi.

 

“Kimse kim, bu yaptığın doğru değil. Bizi endişelendirmeyi bırak.” Cüneyd onunla teklifsiz, istediği gibi konuşurdu. Kardeş olsaydılar belki aralarındaki bağ bu kadar kuvvetli olmazdı. Birçok defa kavgaları da olmuştu bu uzun dostlukları sırasında, fakat bütün bu kavgalar hep birbirlerinin iyiliğini düşündükleri içindi.

 

Leyla istemeyerek de olsa mevzua dâhil oldu:

 

“Bu son zamanlarda olanlar senin hiç de bilmediğimiz bir hâlin. Seni böyle görmeye alışık değiliz. Birbirimizi çok uzun zamandır tanıyoruz. Seninle teyze çocuklarıyız aynı zamanda, Cüneyd’in söylemeye çalıştığı…”

 

“İnsanlar değişir, değil mi? Bırakıp giderler mesela. Sözler yalan olur, birdenbire yüzüstü bırakırsın sevdiklerini. Bir naza bile gelemeyen insanlarla sözleşebiliriz, değil mi?”

 

Cüneyd mevzuu açtığına şimdi pişman olmuştu. Zira karşısındaki adam suçlayacak birisini arasa da belli ki pişman bir adamdı.

 

“Amaan, neyse ne!” dedi birden gülerek. Boğaz’dan taşıp sanki içeri dolan o kasvet birden dağılıverdi.

 

“Ee, en son gelişimizden beri senden yeni bir mısra duyamadık, ne yazıyorsun bu ara?”

 

Hemen cevab vermedi. Aklında başka bir şey var gibiydi. Leyla “Acaba soruyu duymadı mı?” der gibi kocasına baktı.

 

Onlar sanki orada değillermiş ve başka biri ile yarım kalan konuşmasına devam ediyormuş gibi:

 

“Ne olduğunu bilirsin veya nasıl olduğunu, yapmak elindedir veya engel olmak, fakat hiçbir şey yapmazsın. Uçsuz bucaksız bir ovanın ortasında, küçük bir tepede her şeyi gören bir ağaç gibi, kımıldamadan durursun. Fakat her şeyin farkındasındır. Susarsın bir ân, sessizlikle anlamak istersin her şeyi. Her şeyi bildiğin halde kelimeler mânâsız gelir. O zaman aklına bir mısra gelir, bir darbı mesel gibi; her şeyi anlatır, işte şiir bunun için var, şair de. Bakın, gitti işte, ben de arkasından bakakaldım. O kadar. Nerede o kadar hatıra, müşterek hayat? Her şeyi biliyoruz güya…

 

Derin bir nefes aldı. Leyla ve Cüneyd anladılar ki, o, Necla’ya söyleyemediği son sözlerin arkasından hayıflanıyordu. Ve birden:

 

“Asıl ben sana bir şey sormak istiyordum ne zamandır. Bir şairi öldürmek isteseydin, ne yapardın?”

 

Her ikisi de anlamaya çalışarak kuru kuru yutkundular. İkisi de bir ân ne diyeceğini bilemedi.

 

Onların yüzünü görünce bir kahkaha attı.

 

“Merak etmeyin kastettiğim o değil. Bir şairi kan dökmeden, mânâda öldürmek isteseydin ne yapardın?”

 

Cüneyd rahatlamıştı.

 

“Kelimelerini elinden alırdım.”

 

“Veya güzellik hissini.” diye ekledi Leyla.

 

“Evet, güzellik hisleri olmasaydı ne yaparlardı şairler, değil mi?”

 

İkisine de manidar bir şekilde başını salladı.

 

“Aslında yok zaten. Önce güzelliği öldürdüler ve bunu şairler yaptı. Şairler artık dünyada çırılçıplak dolaşıyorlar. Önce kibir kalelerine kapatmışlardı kendilerini, şimdi çıplak dolaşıyorlar; silahlarını ve zırhını çıkarmış bir silahşor gibi. Oysa güzellik şairlerin elbisesiydi. Şiirde söyleyişin ilahiliğini bırakanlar onu tamamen insanlaştırdılar ve ortaya tabii bir çirkinlik çıktı.”

 

Cüneyd sohbetin yine karamsar bir mecraya akmasından rahatsız olmuştu. Onu kızdıracak ve kendine getirecek bir şey yapmalıydı. Hemen ayağa kalktı ve onun masasına doğru yöneldi.

 

“Sen ne yazıyorsun bakalım bu aralar, nereden esti bu fikirler kafana?”

 

Cüneyd doğrudan daktiloya doğru ilerliyordu. Hemen ayağa kalktı ve hızlıca daktilodaki kâğıdı çekip aldı. Bir kelimeden başka bir şey yoktu oysa koca sayfada. Yine de bunu ondan sakladı. Cüneyd bunu hep yapardı. Arada bir onu kızdırmak istediğinde yazdıklarına bakmak isterdi. Fakat yayınlanmadan önce hiç kimseye okutmazdı yazdıklarını, Necla hariç. O, bütün yazdıklarını, karaladıklarını, hatta yaktıklarını, hepsini, hepsini okur ve bilirdi. Nerdeyse bir şairin çıplak ve giyinik bütün şiir serencamını satır satır biliyordu. Necla bu mevzuda en yüksek salahiyetli bir memur gibiydi.

 

Hava kararmadan bir saat eveline kadar sohbetleri suya sabuna dokunmayan şeylerden devam etti. Leyla ve Cüneyd izin isteyip kalktıklarında onları kapıya kadar geçirdi. Kapıyı kapattığında bir dertten kurtulmuş gibi derin bir nefes koyverdi.

 

Bahçeyi aşıp merdivenleri çıkan Cüneyd ve Leyla geri dönüp arkalarından kapanan kapıya baktılar. Leyla:

 

“Bu hâli hiç iyi değil.”

 

“Hem de hiç. Neydi o tepedeki ağaç, ova, bilmem ne. Tamam bazen nüktedanlığı tutar, aforizmalar savurur, fakat hiç böyle konuştuğunu görmemiştim.”

 

“Onu daha çok ziyaret etmeliyiz.”

 

“Evet, fakat bu yetmez, onu bu evden dışarı çıkarmamız lazım.

 

***

Salona geçti ve masasına oturdu. Cüneyd’in elinden kurtarmak için çekip aldığı kâğıdı tekrar daktilosuna taktı. Mahsus daktilo kullanıyordu. Bunu eksantrik bulduğu kadar daha emniyetli görüyordu. Ayrıca bilgisayarı da vardı. Fakat yazılarını oraya Necla kaydederdi, tabii bir zamanlar…   

 

Çekmeceyi açtı ve bir Fransız sigarası çekip aldı paketten. Elinde yuvarlak çubuğu bir süre evirip çevirdi. Kendisi de Necla da evin sigara kokmasını sevmezdi. O yüzden gidip pencereyi açtı. Fakat tekrar gelip yerine oturduğunda sigarayı yakmak yerine kül tablasına bıraktı. Dalgın bir şekilde kâğıtta yazan kelimeye baktı. “Sessizlik” yazıyordu. Kelimenin bütün harflerinin üzerine birer “x” koyarak kelimeyi karalamış oldu ve alt satıra geçti. “Sensizlik” yazdı. Aniden hiddetle kâğıdı çekip aldı ve tor topak yapıp çöp kutusuna fırlattı. “Ne kadar adice!” diye düşündü. Ucuz kelime oyunlarına ihtiyacı yoktu. Makineye yeni bir kâğıt taktı ve elini çenesine dayayarak beyaz sayfada bir manzara resmi varmış gibi, dalgın bir şekilde seyre koyuldu. Pencereden serin poyrazın iğneleyen dokunuşları onu rahatsız etmeye başlamıştı, ama aldırmadı. Bir ân, birden bir kelime gelir aklına ve sular seller gibi yazmaya başlardı. Daha sonra bunları beğenmeyip bir kenara kaldıracak bile olsa onun için fark etmezdi. Bizzat yazmanın kendisine htirdiği hazzı severdi. O yüzden o ânı kaçırmamak için bir kedi dikkati ile daktilosunun başındaydı. Gözlerini kapattı ve bir hayal yakalamaya çalıştı.

 

Tekrar gözlerini açtığında her yer zifiri karanlıktı. Saati görmeye çalıştı. Bir ışık yakmaya bile üşendi. Kendisini yorgun hti ve doğruca yatmaya gitti. Daha yastığa başını koyar koymaz uyumuştu.

 

Gecenin bir yarısı gözlerini açtığında ateşler içindeydi ve günlerdir su içmemiş gibiydi. Bir bardak su içmek için mutfağa yöneldi. Ama her adımda sendeliyordu. Koridorda ışığı yaktı. Ve içerinin ne kadar soğuk olduğunu fark etti. Pencere açık kalmıştı. Tabii ya kapatmamıştı pencereyi. Gidip kapatmak için davrandı, fakat başı döndü. Duvardan tutunarak ayakta kalmaya çalıştı. O zaman arkasını dönüp yatak odasına doğru seslendi: “Necla!”

 

Sessizlik, derin bir sessizlik vardı evin içinde. Sesi, “Necla” kocaman bir oyuğun içinde kaybolur gibi kaybolmuştu evin içinde. Sanki boğazın dalgaları bile susmuştu. Baş dönmesi biraz geçer gibi oldu. İçinden bir ses bedbaht bir ses:

 

“Şairi öldürmek için, mahvetmek için şairi sevgiyi almak lazım elinden. Birine, bir şeye ait olamamak yahut bir başkasının ona ait olmaması yıkar şairi. Sevgisi olmasaydı ne olurdu şairin hali? Kelimelerin hiçbir hükmü kalmazdı, dünya ve hayat ona hiçbir şey söylemezdi, söyletemezdi.”

 

Aylık Dergisi 198. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Şairi, Öldürmek!.., -, Zeynel, Abidin, Danalıoğlu,
Yorumlar
Haber Yazılımı