Haber Detayı
30 Ekim 2014 - Perşembe 13:48
 
Ölüm Odası veya İdrisî Seyr-i Sülûk -III- Burak Çileli
Büyük Doğu-İbda Haberi
Ölüm Odası veya İdrisî Seyr-i Sülûk  -III- Burak Çileli

Topyekûn zaman ve mekânın sahibi, Hatemü’l Enbiya, Allah’ın Resulü, Veda Haccı’nda şöyle buyurur:

-“İşte zaman yaratıldı yaratılalı devrini yapa yapa nihayet gaye noktasına erişti.” (1)

Ve:

-“Zaman ve mekân emrime verilmiştir ve siz bu sırra riayetiniz nisbetinde mekânı döşeyecek ve zamanı işleteceksiniz! Resûl olduğuma inanıyor, fakat memuriyetimi anlayabiliyor musunuz? (2)

 

Hadis’teki, “siz bu sırra riayetiniz nisbetinde mekânı DÖŞEYECEK ve zamanı işleteceksiniz” ifadesi üzerinde duralım; Mehdî tabirinin öz, asıl ve kaynak mânâsına “beşik” ve “döşek”ten olduğunu ve buradan hareketle Küllî Ruh-Küllî Mânâ’nın, içinde bulunulan zaman dönemindeki mihrak şahsiyetini temsil ettiğini, İbda Mimarı’nın Necip Fazıl’la Başbaşa’sından göstermiştik. Demek ki “Mehdî” kelimesinin, iştikaklarıyla beraber Batı tefekküründeki “extensio” terimiyle karşılanan mevzulara kadar varan geniş anlamları mevcut:

“İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri: Cuma günüydü… Hazret-i Hüdaî’nin türbesini ziyarette iken, o kabr-i münifin perdesi üzerinde DAL resmi (harf) zuhur etti. Sonra MİHAD (beşik, döşek, kaynak) lâfzı yazılmış olarak zâhir oldu. Sanki o resmi çıkan DAL, MİHAD’ın DAL’ına işaret ve onun kısaltılmışı idi… Tıpkı yeryüzü gibi… Burası umum insanlara beşik ve yatak gibidir… Bu nasıl böyle ise, has kulların vücut arzı da feyzlerin ve hakikatlerin beşiğidir… Ki bu, ruhun ruhudur… İnsan bedeni nasıl ruhla kâim ise, insan ruhu da öylece feyzle kâimdir… Sonra… DAL, Hakk’ın delilidir… Yani irşad erbabıdır; Hak yolun sülûku onlarla döşenir. (3)

 

Dal harfinin ebced değeri, maddî düzen-varlık sayısı olan 4’e tekabül etmektedir. Ayrıca yazılış farkıyla “dal” kelimesi, meyl, eğrilik, kuvvet ve AĞIR YÜK götürmek mânâlarına gelir.

 

Resim (Suret) Red Kökündendir”

 

Bu ara başlığımız, Mirzabeyoğlu’nun resim sanatına ait bahisleri vesile kılarak, fikrî açılımlar yaptığı, Elif adlı eserinin alt başlığı, malûm. Bu cümle bir rüyasında geçiyor; daha önce değindiğimiz İslâm tasavvufundan aplike Hegel diyalektiği ile alâkalı “Resim” başlıklı münşeat ve söz konusu eser bir bakıma bu rüyadan mülhem.

 

Allah, insanın bâtınını keyfiyetsiz sıfatı olan kendi suretinde yarattı. “Bir şeyin sureti o şeyin halifesidir” der İmam-ı Rabbânî Hazretleri. “Resim-suret” gibi, “halef” de “red” kökündendir. “İnsan Allah’ın halifesidir”deki insandan kasıt İnsan-ı Kâmildir. Tîn Suresi’nin 4. ve 5. âyetleri:

“Ki biz insanı en güzel şekilde yarattık. Sonra da onu sefillerin sefili âleme REDDETTİK (sürdük).”

 

Batı’da Pavlus’un “aslî günah doktrini” olarak bilinen ve ateist felsefî görüşlere kadar sinmiş olan “insan dünyaya fırlatılmıştır-sürülmüştür” görüşü, İbda külliyatında “hata” ve “efendileşme” bahsi etrafında alabildiğine geniş bir zeminde aslına ircâ edilmektedir. Bahsin birçok mevzuya tatbiki kâbil yönlerinin bulunması enteresandır.

 

“Halef”, hem “devam-himaye” hem de “aykırılık-zıtlık” tarzında birbirine zıt anlamları ihtiva eder. “Red”in anlamlarından biri olan “def” de öyle; “ortadan kaldırmak, öteye itmek, mâni olmak, savmak, savunmak, himaye etmek.” Def, ebcedi itibariyle Mehdî Muhammed, ölüm odası ve mescen-cezaevi kelimelerine de denk düşmektedir. Yine Mehdî Muhammed’i ve ebcedi Kusto, Kaptan Kusto Müslüman ve Kaptan Mirzabeyoğlu ile aynı Derviş Muhammed’i, ayrıca geçen sayıda Mektubât-ı Rabbânî’den işlediğimiz “MİM MİM’in Hikâyesi”ni hatırlatarak:

Muhamat: Korumak. Birinden birşeyi DEF etmek.

 

Nesh: Bir şeyin aynını kopya etmek, aynını çoğaltmak, iptal etmek, hükümsüz bırakmak, değiştirmek, nakletmek, kaldırmak, bir şeyi zâil kılmak.

 

Aynı kökten türeme tenasüh: İslâm’dan hariç olan bâtıl bir görüşe göre, ruhun bir bedenden başka birinin bedenine intikal ettiğine inanılması. Miras sahibinin ölümü ile malının VÂRİSİNE geçmesi.

 

Peygamber nuruna verâset davasını tenasüh kelimesinde de görebiliyoruz. Bunun bâtıl tenasüh itikadıyla bir ilgisinin bulunmadığını belirtelim. Nitekim bunu bir menkıbe ile misâllendirebiliriz:

“Bu dünyadan göçeceğim diye hiç üzülmeyiniz. Mansur’un nuru, 150 sene sonra Feridüddin-i Attar’ın ruhunda tecelli edip, onun mürşidi oldu.” (4)

 

Şimdi de yukarıda aslını verdiğimiz hikmetlerin Batı tefekküründeki yansımaları cümlesinden olarak Hegel’in meşhur “aufheben/aufhebung” kavramının anlamlarını, yine ona ait Mantık Bilimi adlı eserden görelim:

“ ‘Aufheben’ sözcüğü iki anlama gelir; hem “saklamak”, “korumak”, hem de “son vermek”, “ortadan kaldırmak” demektir. Korunan şey, bir şeyin kendi dolayımsız (unmittelbarkeit) varoluşundan ve dışsal varoluşun etkilerinden çekilip alınması demek olan olumsuz ögeyi, kendisinde zaten bulundurmaktadır. Demek ki, aşılmış terim, aynı zamanda, yalnız dolaysız varoluşunu yitirmiş, ama bu yüzden yok olmamış ve korunmuş bir şeydir. “Aufheben”in verilmiş iki  tanımı, sözcüğün kökence iki anlamı olarak ileri sürülebilir. Bir dilin karşıt iki anlam için, bir tek sözcük kullanacak duruma gelmesi dikkat çekicidir. Spekülatif düşünce, dilde kendi kendilerine spekülatif bir anlam taşıyan sözcükler bulmaktan hoşlanır.” (5)

 

İBDA’nın, “bir şeyin aynı, aynı olduğu şeyden başkadır” hikmetini de açıklayan bu izahlardan sonra,  suret, halife ve Nûr-u Muhammedî’ye veraset meselesine, son olarak, “nefy”in hem olumsuzlama-sürgün-def, hem de iştikakları itibarıyla ifade ve fayda mânâlarına geldiğini ekleyip,  “Resim” başlıklı münşeattan şu iktibası yapalım:

“Çocuk “def”dir babanın

Ve annenin –devamıdır

İyi de olur kötü de

İyiden de olur kötüden de

Misâlde açık –hem “den”dir o hem “de”

Misâl de öyledir-misâl de!”

 

Yukarıdaki satırlar, Hegel’in “ilerlemeci” düşüncesine zımnî bir reddiyenin de ifadesidir. Bu, sözkonusu münşeatın ilerisindeki şu mısralarda daha net görülebilir:

“ ‘Redd’ şöyle bakarsan tekâmüldür

Böyle bakarsan inzâl ve düşüş

Tekâmül müsbet de olur menfi de

Keza inzâl ve düşüş de” (6)

 

Demek ki, “Allah, nurunu tamamlayacaktır, kâfirler istemeseler de!” âyeti mucibince, Nûr-u Muhammedî’nin seyrinden bahsederken, Hegel’in,  HÜRRİYETİN hakikatinin “geist”in kendini açtığı TARİHTE aranması görüşünden temel farkımız, sözkonusu Nûr’un, diğer bir ifadeyle Hakikat-i Muhammediyye’nin kendini hem düzünden hem de tersinden gerçekleştirebilmesidir.

 

“Kust-tomurcuk” ve “geist” alâkasını bir kez daha hatırlatarak Hegel’den devam:

“Tomurcuk, çiçeğin açılışı içinde kaybolur, denebilir ki tomurcuk çiçek tarafından çürütülüp REDDEDİLMEKTEDİR; aynı şekilde meyve de, çiçeğin, bitkinin yalancı bir varoluşu olduğunu bildirir ve kendini bitkinin hakikati olarak çiçeğin yerine geçirir. Bu biçimleri sadece birbirlerinden farklılaştırmakla kalmazlar, aynı zamanda bağdaşmaz şeyler olarak birbirlerinin yerini de alırlar. Yine de, oynak tabiatları onları  organik birliğin birer ânı kılar ve bu birlikte onlar çatışma hâlinde olmadıkları gibi, üstelik ikisi de aynı ölçüde zorunludur; bu eşit zorunluluksa bütünün hayatını yapar.”  (7)

 

Hegel’e ve Marksist literatürün yanı sıra, tasavvuf edebiyatına da aşina olanların bildikleri bir husustur, tohum-ağaç diyalektiği. Şair Atilla İlhan’ın, her iki tarafa da atıfta bulunduğu “Nefesler” şiiri ve Lenin’in, “Ben diyalektiği asıl, hocam Rûmî’den (Mevlâna Celaleddin Rûmî Hazretleri) öğrendim” sözü ilk elde hatırımıza gelenlerden. Bu minvalde çarpıcı bir misâl vermeden, Hegel’in tarih görüşünü ve geist-kust-kusto’nun “Kaptan Kusto Müslüman” ve “Kaptan Mirzabeyoğlu” ile ebced tevafukunu bir kez daha hatırlattıktan sonra, “Dünya Çapında Bir Hadise”nin yine ebcedi itibariyle “Dünya Çapında Halife”ye denkliğini ekleyip, önce Salih Mirzabeyoğlu’nun “İnsanlık Tarihi” şiirini okuyalım:

“Kaygan bir zemin… yaya

Âdem’le DÜŞTÜĞÜM yer

İlk kez karşımda eşya

Baş döndüren perdeler

 

Yürüdüm ve düşündüm

Düşündükçe üşüdüm

Ağlayışım gülüşüm

Havvâ da süren rüyâ

 

KUŞ KAFESİ İSKELET (B.Ç. Not: Şimdilik sadece, Ölüm Odası’nın Takdim’indeki Muhabbet Kuşu ve Kafes mevzulu Düşvâri’yi ve  “Ölüm Odası”nın ebcedinin “mescen-cezaevi” ve “def”e tekabül ettiğini hatırlatmakla yetinelim.)

 

Akıl Kaabil’de ket

İki yüzlü bir âlet

Adım atsam da ay’a

 

Sürek avında koşu

O değil bu değil şu

Gözönünde fuhuşu

Cahil eyler söz güya”  (8)

 

Bu da Mahmut Şebüsterî’nin Gülşen-i Râz’ından:

“Tohumun mâcerası ağacın çizgisine akseder, (Redd: Aksetmek)

Noktadan bir çizgi, çizgiden de bir dönüşüm daha olur.

Bu devirde yolu tam anlamıyla olgunlaşınca,

Nokta, en sonunda tekrar başa gelir.

Bir kez daha pergel gibi,

Başta yaptığı gibi, işe koyulur.

Bir daha, yolu baştan başa katedince,

Hak, onun başına HALİFELİK TACINI koyar.

Bu, TENASÜH İLE AYNI ANLAMA GELMEZ,

Bunlar, olsa olsa, tecelli pınarından yansımalardır.

Nitekim birine; “Netice nedir?” diye sormuşlar,

“Başlangıca dönüştür!” diye cevap vermiş.

Nebîlik Âdem’le birlikte zuhur etmiştir,

Ama SON NEBîNİN VARLIĞINDA KEMÂLE ERMİŞTİR.

Artık, Velâyet olarak kalıcılığa kavuştu, bir daha yolculuk yapınca,

Nokta gibi, kâinatta diğer bir tur daha atınca,

O’nun eksiksiz zuhuru, SON VELİYLE (Hatemü’l Evliya/Son Çocuk) gerçekleşir.

Âlemin dönüşü, O’nunla tamamlanır.

Velilerin varlığı, O’nun organları gibidir;

O bütün, onlar parça gibidir. (B.Ç. Not: Bütün deyince Küllî Ruh’u ve Baba’yı, parça deyince Çocuk’u hatırlayalım; “parça bütünün habercisidir” ve “Oğul’un babanın sırrı ve delili olması” hikmetlerini; Ebu’l Vakt ve İbnü’l Vakt kavramlarını da!..)

 

O’ndan alır genel Rahmeti, izhâr eder.

O her iki âlemin önderidir,

Âdemoğullarının Halifesidir.

 

GÜNEŞİN aydınlığı, geceden ayrılınca, (B.Ç. Not: Küllî Ruh’un isimlerinden Şems-i Bâtın / Bâtın Güneşi’ni ve Güneş’in Allah’ın âyeti oluşunu hatırlayalım.)

 

Sana gün doğar, en yücelere erişir.

Şu dönen çarkın dönüşünden, bir kez daha,

Öğlen, ikindi ve akşam vakitleri belirir.

RESÛLULLAH’IN NÛR’U BÜYÜK BİR GÜNEŞTİR;

Bazen, Musa’nın şahsında, bazen de Âdem’in şahsında yansır.

Eğer, âlemin TARİHİNİ okursan,

Mertebeleri birer birer bir kez daha bilirsin.

Güneşten her ân bir GÖLGE ortaya çıkmış,

Ve, o dinin merdivenine basamak olmuş.

Resûlullah Efendimizin zamanı en yüce çizgidir;

Ki, her türlü gölgeden ve karanlıktan arıydı.

Güneş en üst noktada olunca, dik duran bir cismin,

Ne önünde, ne arkasında, ne solunda, ne sağında gölgesi olmaz.

O, hak yolda dimdik durduğu için,

 “Dosdoğru ol!” emri uyarınca doğru hareket etti.

O’nun ne gölgesi vardı, ne de karartısı.

Ne güzel Allah’ın Nûr’u ve ne güzel ilâhi gölge.

Kıblesi doğu-batı arasıdır,

Bu yüzden nurlara gark olmuştur.

Şeytan O’nun elinde Müslüman oldu;

Gölge, O’nun ayağının altında gizlendi.

Bütün mertebeler, O’nun ayağının altındadır;

Topraktan olanların varlığı, O’nun sayesindedir.

O’nun aydınlığının etkisiyle Veliliğin gölgesi belirdi;

Batılılarla doğulular bir araya geldi.

En başta meydana gelen her gölgeden,

Sonunda bir başkası mukâbil olarak var oldu.

Şimdi, O’nun ümmetinden yetişen her âlim,

Resûllük misyonunda bir elçiye tekabül eder.

Resûl, resûllük misyonu açısından mükemmel olunca,

Zorunlu olarak her Veli’den üstün olur.

VELİLİK, SON VELİYLE BÜTÜNÜYLE ZÂHİR OLUR,

VE İLK NOKTA DA SON NOKTAYA ULAŞIR. (B.Ç. Not: Başta zikrettiğimiz Veda Haccı’ndaki Hadisleri hatırlayalım.)

O’nun sayesinde, âlem güvene ve huzura kavuşur;

Canlı-cansız varlıklar ondan can bulur.

Âlemde bir tek kâfir kalmaz,

Gerçek adalet herkesi kapsar.

Birlik sırrıyla Hakk’ı kavradı;

MUTLAK VECH, ONDA KENDİNİ GÖSTERİR. (B.Ç. Not: “Suretin yok olduğu suret sırrı”nı hatırlayalım.” (9)

 

Dipnotlar:

(1). Hakikat-i Ferdiyye, Salih Mirzabeyoğlu, İbda Yay., Sh.13.

(2). Hakikat-i Ferdiyye, Salih Mirzabeyoğlu, İbda Yay., Sh.14.

(3). Kökler, Salih Mirzabeyoğlu, İbda Yay., Sh.35, 36.

(4). Kökler, Salih Mirzabeyoğlu, İbda Yay., Sh.69.

(5). Seçilmiş Parçalar, G.W.Hegel, Remzi Yay., Sh.76.

(6). Elif, Salih Mirzabeyoğlu, İbda Yay., Sh.18.

(7). Büyük Muztaribler, 3.Cilt, Salih Mirzabeyoğlu, İbda Yay., Sh.221, 222.

(8). Kayan Yıldız Sırrı, Salih Mirzabeyoğlu, İbdaYay., Sh.52.

(9). Gülşen-i Râz, Mahmud Şebüsterî, Kitsan Yay., Sh.70-77.

 

Aylık Dergisi, Ekim 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler: Ölüm, Odası, veya, İdrisî, Seyr-i, Sülûk, , -III-, Burak, Çileli,
Yorumlar
Haber Yazılımı