Haber Detayı
17 Temmuz 2021 - Cumartesi 18:04
 
Muhammet Yazıcı: Bir Toplumda Şairin Çıkmaması Büyük Bir Felaketin Habercisidir!
Muhammet Yazıcı: Bir Necip Fazıl daha gelecek mi çok merak ediyorum… Bir toplumda şairin çıkmaması çok büyük bir felaketin habercisidir. Acayip bir kuraklık var, “ulaşmak” çok kolay. Fakat toparlanamıyoruz, bir zihin dağınıklığı var.
Söyleşi Haberi
Muhammet Yazıcı: Bir Toplumda Şairin Çıkmaması Büyük Bir Felaketin Habercisidir!

Muhammet Yazıcı kimdir?

1985 yılında İstanbul Şirinevler’de dünyaya geldi. İlköğretimini Şirinevler İlköğretim Okulu’nda tamamladı. Sonrasında babasının isteği üzerine hafızlık tedrisi için medreseye girdi. Hafızlık eğitiminin akabinde yine aynı medresede klasik İslami ilimler tahsili gördü. Mezun olduktan sonra müderrislik yaptı. Daru’l Hikme Eğitim ve Araştırma Derneği’nde çeşitli görevlerde bulundu.

 

2010 yılında örgün eğitim alan öğrencilere okul sonrası İslami ilimler dersleri vermek, modern çağın insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini bir nebze olsun azaltabilmek için İlimevleri’ni kurdu. Kendisi de hem idareci hem de müderris vasfıyla eğitim vermeye başladı. Halen tefsir, tefsir usulü, hadis, siyer ve İslam tarihi dersleri vermektedir.

 

2010 yılında Dâru’l-ilim İslami İlimler Merkezi hoca ve talebelerinin yazılarının yayınlandığı İlim Dergisi’ni çıkarttı. Yayın hayatına devam eden dergide ‘Beş soru beş cevap’ adlı köşesinde yazmaya devam ediyor.

 

2017 yılında medrese metinlerinin dijital ortama taşınmasını amaçlayan emedrese.tv projesini geliştirdi. 2018 yılında İlmiye Vakfı’nı kurarak Darulilim, İlimevleri ve İlim Dergisi’ni tek çatı altında topladı.

 

Hz. Peygamber’in Hayatı (Muhtasar Sîretü İbn Hişâm) dışında fetva usulüne dair bir tercümesi ve yayın aşamasında bir telif çalışması bulunmaktadır.

 

Gençlik üzerine konuşalım istiyorum. Gençler büyüklere nazaran heyecana, aksiyona, düşünmeye, keşfe, üretmeye bir adım daha yakın. Günümüzdeki gençlere baktığımızda bu heyecanı görebiliyor muyuz, gençlerde eksik yahut fazla olan nedir?

 

Eski Sümer levhalarını okumayı başardılar ve arkeologların ilk keşfettiklerine göre -bu arkeolojik kalıntıların üzerine bina edilen fikirler genellikle spekülatif oluyor. Burada bir manipülasyon oluyor- o levhalarda da tıpkı bizim bugün söylediğimiz gibi “Ne olacak bu gençliğin hali?” diyorlar. Çocukluğu hayatın dışında tutarak sınıflandırma her zaman olmuştur. Sümer levhalarından çıkan yazıdan bahsediyorum. Ama bu sınırlar hiçbir zaman modern dönem kadar keskinleştirilip ayrı bir kategori olarak ele alınmamıştır. Burada benim görebildiğim kadarıyla muazzam bir tuzak var. Bölerek, parçalayarak düşünmeye alışmış modern zihin, hayatı da, ömrün evrelerini de bu şekilde ele alıyor, en büyük hatayı da burada yapıyoruz. Gençlik hayatın baharıdır, önemli bir evresidir bunların hepsi tamam. Ama öyle bir ele alınış şekli var ki, problemin önüne geçiyor. Problemin kendisi haline geliyor. Bu kadar aşırı şekilde gençlik vurgusu yapılmasını doğru bulmuyorum. İnsan hayatının bir dönemidir bu ve bazı özellikleriyle ön plana çıkmış bir dönemdir. Bazı zaafları var, bazı meziyetleri de var. Ama bu 30 yaşında da var, 40 yaşında da... Bunun sınırı da tam olarak belirlenemiyor. 1900’lerin başında 25 yaşı gençliğin üst sınırı olarak kabul ediliyormuş, bir süre sonra 30’a çıktı, şimdi de 40 diyoruz. Gün geçtikte gençlere baktığımız zaman kıyafetleriyle, konuşma tarzıyla bir türlü “normal” bir insan olarak göremiyoruz. Zaten problem orada. Gençliği “normal” insan kabul etmiyorlar.

 

80 yaşında olup ruhu genç olan da var mesela. “Genç” dediğimizde sadece yaş olarak genç olanları anlamamak lazım gelir.

 

Evet. Bence hatayı şurada yapıyoruz; gençlik diye özel bir kategori, gençliği problem haline getiriyor. Gençlik diye bir kategori yok mu? Var ama bunun böyle çok vurgulanmış olması bunun problemini derinleştiriyor. O yüzden de adam tam hayatın içine girememiş olarak kabul ediyor kendisini. Bugünkü gençliğin en büyük problemi, kendilerini hayatın bekleme salonunda gibi hmelerinin sağlanması. Bir türlü sorumluluk altına girmiyorlar. Evliliklerin gecikmesinin sebebi de biraz buna bağlı. Evlilikleri geciktiği için, sorumlulukları olmadığı için çocukluktan çıkamıyor. Çocukluktan çıkıp sorumluluk almadığı için evlenmiyor. Böyle bir kısır döngü var. En önemli şey bir gencin kendi iradesiyle sorumluluk altına girmesi. Bir adamı okyanusun ortasında tekneden atıp güven ve korku arasında bırakmak adama yüzmeyi öğretir. Ne demek bu? Tekneden atma misalini bilerek verdim, adam şunu bilecek; burada işler çok ters giderse tekne burada, zaten birisi bana elini uzatır ama neticede beni tekneden atanlar da onlar. Sonuç itibariyle basit bir şeyle bu insanlar elini uzatmaz o yüzden okyanusta benim kendi başımın çaresine bakmam lâzım. Gençlerin bu şuurda olması gerekiyor. Bugün öyle bir durum yok. Gençler okul bitene kadar hayatın dışında, hiçbir şeyden haberi yok. Birincilikle okullar bitiriliyor, hayatın içine bir giriyor sudan çıkmış balık gibi kalıyor. Bunun çok ciddi problem olduğunu düşünüyorum. Eğitim sisteminde 23-24 yaşına kadar adamın hayatın dışında sanki izole bir kamp alanında eğitim alıyormuş gibi bir durumu var. Gençlik problemlerinin en önemli sorunu bu. Hayata dahil olmaları lâzım.

 

Gençlerin izole bir kamp alanında hiçbir şeyden habersiz olduğunu söylediniz. Eğitim sisteminin bu vaziyeti aynı zamanda milyonlarca işsiz üretilmesine de sebep oluyor. Herkes üniversite okuyor ve üniversite okuyan da iş beğenmiyor. Mesela yüzlerce kişi tarih öğretmenliğini seçiyor, buradan bir şey çıkmayacağını bildiği halde. Eğitim sistemi dediğimiz şeyin insana aynı zamanda bir zanaat, bir meslek kazandırması gerekiyor, böyle deyince “teknik” okullar var ya şekilde bir cevap gelebilir; ama bunların yetersizliği de malûm. Eline kalemden başka hiçbir şey almayan bir öğrenci meydana çıkıyor. Yüzlerce tarih öğretmeni var ama iyi bir marangoz yok. Bu tenakuz nasıl ortadan kaldırılabilir?

 

Osmanlı’dan örnek verelim. Osmanlı bir cihan devleti değil mi? Evet. Peki Osmanlı padişahı ne iş yapar? Devlet yönetir değil mi? Müzakereler yapar, raporlar alır, orduları takip eder. Osmanlı padişahının bir işi var ama bunu iş olarak görmüyor. Her Osmanlı padişahının mutlaka bir zanaatı var. Kimisi marangoz, kimisi bahçıvan çok iyi botanik bilgisine sahip. Her birisinin kendisine mahsus bir zanaatı var. Nalbant padişah var. Bu önemli bir şey. Mesela bir öğrenci kamu yönetimi okuyor, okusun tamam ama hayatı ayakta tutan şey bu değil. Yaşamın ana kolonları, dinamikleri çok daha aşağıda. Sonuç itibariyle sen kendi başını tıraş edemiyorsun. Demek ki, hayatın devamlılığını sağlayan önemli unsurlardan biri de berber, terzi, marangoz. Bunlar çok uç örnekler oldu, anlattıklarımın saptırılmasından korkuyorum; ama şunu söylemek istiyorum, adamın hayattan haberi yok. Para nasıl kazanılır, hangi şartlar altında ticaret yapılır, mesela çek dönmesi ne demek bilmiyorlar. Toptancıyla ilişki nasıl olur, mal nasıl pazarlanır? Gençlerin çoğunun bunlardan haberi yok. Akan hayattan haberi olmayan bir gençlik var. Ben bunu ciddi bir problem olarak görüyorum.

 

“Eğitim Sistemi Kapitalizme İnsan Kaynağı Sağlamaya Odaklı”

 

Bilgiye bu kadar rahat ulaşabildiğimiz bir dönemde bu kadar cehalet içinde kalabilmek ayrı bir garabet.

 

Evet öyle. Eskiden ulema geometriyle alâkalı bir eser yazdığı gibi tefsirle alâkalı bir eser de yazıyordu. Malumat çoğaldı, malumatın çoğalması malumatfuruşları arttırdı. Bu sefer öyle bir hale geldi ki, bazı alanların çok temel bilgi ve kavramlarına sahip olmayan ama kendi alanının uzmanı tipler türedi. Matematik, belki de yeryüzünde insanoğluna Allah’ın bahşettiği en büyük ilimdir. Kâinatın ayetidir değil mi, eşyaya kodlanmış ayetlerdir. Kâinatın dilidir matematik. Ben matematik dersi almak istedim, uzun süre özel hoca bulamadım. Hoca ile telefonda konuşuyorum, “Üniversite sınavına mı hazırlanacaksın?” diye soruyor, “yok” diyorum. “KPSS’ye mi hazırlanacaksın?” diyor, “yok” diyorum. “Ben ilim okumak istiyorum.” dedim, anlayamadı çoğu hoca. Bir tanesi beni tersledi. “Matematik diye bir ilim yok mu, ben o ilmi tahsil etmek istiyorum.” dedim. Adamın dünyasında karşılığı yok bunun. “Senin ne işin var, hocaysan hocalığını yap.” dedi. Böyle bir dünya yok. Dolayısıyla külli bir bilinç oluşmuyor. Zaten üniversitelerin kuruluş mantığına bakarsanız, esasında hepsi değil ama büyük kısmı beyaz yakalı yetiştirme kurumlarıdır bunların. Sanayi Devrimi’yle beraber insan gücüne olan ihtiyaç artınca artık belli başlı sayıda bu makinaları çalıştırabilecek, belli karmaşık iş ağını yönetebilecek zekaya sahip insanlara ihtiyaç duyuldu. Dolayısıyla bu okular kapitalist sisteme hizmet edecek insan bulma mantığıyla kuruldu. Zaten bu holdinglerin üniversiteleri var, esasında bu holdingler de bu üniversiteleri ilk etapta bunun için kuruyorlar. “Kendi fabrikamda müdür olarak çalıştıracağım kişiyi kendi okulumdan yetiştireyim.” düşüncesinde. Bu insanların zekâları ve bir alana dair ihtisasları kullanılıyor. Dolayısıyla külli bir düşünce çıkmıyor. Mesela adamın biri kendi bölümünde süper bir şekilde uzman ama kâinat bilgisi, evrenin hikmetine dair hiçbir bilgisi yok. Hiçbir kaygısı da yok, korkusu da yok ve buna dair bir merakı da yok. Bu anormal bir durum. Ben bunu uzun süredir idrak edemiyorum. Yazılım mühendisi birisi kod yazıyor, yaptığı iş çok önemli ama astronomi ile ilgili hiçbir merakı, alâkası yok. O zekâ oraya yönelmiyor bir türlü. Bu eğitim, sistemin hedefine ulaştığını gösteriyor.

 

Matematiğe ilgi duyuyorum dediniz, esasında fikir ile matematik iç içedir. Fikir ile ilgilendiğiniz takdirde matematiğe yönelirsiniz. Aynı şekilde matematik ile ilgilenirseniz sizi fikre yönlendirecektir. 

 

Aynen öyle. Bugünkü en büyük problemlerden biri de bu. Kendi alanına dair her şeyi biliyor, uzman, hatta birincilikleri olan bir adam ama külli anlamda hiçbir marifete ve bilgiye sahip değil. O yüzden bu tarz insanlar çok kolay istihdam edildi. Hitler öldükten sonra II. Dünya Savaşı mahkemeleri kuruluyor, Nazi subaylarını getiriyorlar ve adamlara bakıyorlar “normal insanlar” diyorlar. Hitler işinin ehli olan, işini iyi yapan insanları tam yerinde istihdam etmiş. Adama “şu düğmeye bas, şu insanları öldür” demişler. Sadece dini anlamda da demiyorum, genel olarak insana dair, insanın derûnî tarafına dair hiçbir alâkası, merakı olmadığı için adam her türlü işte istihdam edilebiliyor.

 

Günümüzde teknolojinin getirdiği bir esaret, teknolojinin insanı kuşatan bir tarafı var. Gençler kendisini bu esaret altında nasıl dizginleyebilecek, gençlerin ne yapması gerekiyor?

 

Akıllı telefon mevzusundan örnek verelim. Akıllı telefonun ilk nesilleriyiz biz, 8-10 yıllık bir geçmişi var. Çok yeni. Dolayısıyla bir şey ortaya çıktıktan çok uzun süre sonra üzerine bir şeyler düşünülüp yazılabiliyor. Henüz bir şeyler yazılmadı. Bunların zararları henüz fatura edilmedi bize. Akıllı telefonların zararlarının faydasından çok daha üstün olduğunu düşünüyorum. Hayatı bunlar olmadan olmayacakmış gibi sunuyor ve kendini böyle ikna ediyor, böyle bağlıyor. Ama akıllı telefon kullanmayan, teknolojiyle ilişkisi işinin durumuna göre belki bir bilgisayar üzerinden kurulmak zorunda olan kişileri istisna sayabiliriz, akıllı telefon kullanmayan insanların çok daha verimli olduklarını, dikkatinin ve odağının çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. Müthiş bir derecede ilgi ve dikkat dağınıklığı sağlıyor bu teknoloji. Bugünkü gençlerin yüzde 90’ının bu teknoloji karşısında yenik düşmüş olmaları bir problem, anormal bir durum olmaktan çıktı. Gençler teknolojik aletler karşısında kendi iradesine söz geçiremiyorsa, teknolojik aletler onu kullanmaya başlıyor. Gençlerin kendine “Acaba ben mi onu kullanıyorum yoksa o mu beni?” sorusunu sorması lâzım. Bunu nasıl anlarız, eğer ben istediğim zaman bunu bırakıyorsam elimden, demek ki bu benim kontrolümde. Burada mürid olan, irade edebilen, hâkim olan taraf benim. Eğer istediğim zaman anında bırakamıyorsam, hatta bırakmayı isteyemiyorsam ben onun kontrolüne girmişim demektir. O beni kullanıyor. Anında bundan uzaklaşmak gerekiyor. Buradaki ölçü bu. Bilgisayar oyunu oynamak doğru mu yanlış mı? Bilgisayar oyunu dediğin şey çok makul bir seviyede belli bir zamanını alıyorsa, istediğin zaman onun başından kalkabiliyorsan sen oynuyorsun demektir. Ama bağımlı olmuşsan o seni oynuyor demektir. Burada yapılacak şey kökten bir çözümdür. İnsanın zaaflarından beslenen eylemleri ve davranışları asla sınırlarda tutulamaz. İnsanın karşı cinse bir zaafı varsa, din her zaman buna olan tedbirleri daha keskin, daha kökten alır. Kadının başının örtülmesinin bile en temel hikmeti zinanın önüne geçmektir. Bunun tedbirlerini çok daha geniş çapta almak zorundasın. Neden? Çünkü insanın zaafından beslenen bir şey bu. Bu alışkanlıklar da böyle. Teknoloji bağımlılığından kurtulmanın yolu kökten, radikal bir çözümdür. Eğer komple olarak bu hastalıktan kurtulur, bağımlı olmaktan çıkarsa, istediği zaman istediği gibi karar verebiliyorsa, yönetebiliyorsa o teknolojiyi kullanabilir ama öyle değilse çok radikal kararlar alması gerekiyor. Tanıdığım akıllı telefon kullanmayan arkadaşlarım var, çok zeki insanlar. Vakitlerini çok verimli kullanıyorlar. İş için mecbur kullanan arkadaşlarım da var. İletişimi de gayet güzel kuruyorsun. Bir şey paylaşacağı zaman mail atıyorsun, o da maillerine günün belli saatinde kendini ayarlamış akşam yatmadan önce maillerine bakıyor yatıyor.

 

“Marifet İnsandan İnsana İntikal Eder”

 

Sosyal medyada da daima bir gündem oluyor; şuursuzca teknolojik aletleri kullananlar da buraya sürükleniyor. Yarın böyle, ertesi gün de böyle… Kendi gündemi olmayan insan haliyle burada tıkanıp, kirleniyor. Sadece sosyal medya da değil aslında… İnternetteki hemen her mecrada durum bundan ibaret. “Bilgi, bilgi, daha fazla bilgi.”

 

Bu bilgi kirliliği üretmene engel olan şeylerden bir tanesi mesela… Odaklanamıyorsun, fikredemiyorsun… Hâl böyle olunca bir düşünür, bir şair yahut esaslı bir sanatçı çıkmıyor. Mesela bir Necip Fazıl daha gelecek mi çok merak ediyorum… Bir toplumda şairin çıkmaması çok büyük bir felaketin habercisidir. Acayip bir kuraklık var, “ulaşmak” çok kolay. E herkesin de “fikri”ni beyan edebileceği bir sürü mecra oluşturuldu. Herkesin doğruları var, enteresan… Mübarek yerde haksız-yanlış bir tane insan yok sanki. Toparlanamıyoruz, bir zihin dağınıklığı var. Geçtiğimiz günlerde bir şey üzerinde tam çalışıyorum, WhatsApp bilgisayara bağlanıyor ya?

 

Evet.

 

Arkadan mesajlar geliyor, bir mesaj yazıyorum bir iş üstünde durmaya çalışıyorum… Sonra çalışmaya baktım, o kadar kötü bir yazı çıkarmışım ki… Bunun sebebi nedir? Zihnimi oraya odaklayamadım. Yâni devamlı başka şeylere bölünerek, odaklanamıyoruz. Bir de her şeye cevap verme zorunluluğumuz varmış gibi artık, hayır böyle bir şey yok!

 

Şöyle de bir şey var, isteyen, istediği eşine-dostuna ânında ulaşabiliyor. Halbuki insanın yalnız başına (mahrem) geçirebileceği uzun vaktinin olması lâzım. Okuma, düşünme ve üretmenin temelleri bu uzun vakitlerde atılır. Meselenin özü de esaslı bir işle iştigal edip, tekamül etmek aslında. E böyle olunca ne aydın, ne de entelektüeller er meydanına çıkmıyor. Dolayısıyla insan bu öncülerin ışığında yürümek yerine, birbirlerinin karanlığında yürüyor.

 

Böyle olunca fikir alışverişi de iyi olmuyor. Asgarî seviyede kalıyor…

 

Okuma ya da okumama hastalığı vardır, diyebilir miyiz?

 

Kitap okumaya haddinden fazla vurgu yapılıyor. Sanki bütün problemlerin çözümü okumaktaymış gibi. Adolf Hitler aynı zamanda bir yazardır da değil mi?

 

Evet.

 

Şimdi fikrî yönden gelişmemiş ve tecrübesiz bir çocuk düşünün. Bakıyorsun elinde Hitler… “Aferin oğlum.” diyorlar. “Kitap okuyandan zarar gelmez.” falan diyorlar. Bu da kötü, kitapla hiçbir alâkası olmayan bir kesim var, o da kötü. Eskiden kitaptaki bilginin kıymeti çok daha fazlaydı, okuyan biri oradan bir şey söylerdi, insanlara daha da tesir ederdi. Eskiden insanlar irfanla pişerdi. Demircinin yanına çırak verdin evladını… O iyi bir usta hem de iyi bir adam oluyordu… Dinini, itikadını, devletini ve kültürünün gerektirdiği şeyleri bilirdi. Marifet dediğimiz şey insandan insana intikal ederdi. İnsandan insana sinerdi… Bu kitaptakinden çok daha fazla tesir eder… Bugün ise hem marifetten hem de kitaplardan uzak insanlar acayip fazla. “Kurtuluşun yolu kitap okumak.” diye bir algı oluştu. Hayır kurtuluş bu değil arkadaşım. Allah yolunda birisinin eteğinin dibinde bulunmak… Bugün bunu kabul etmedikleri için de kitaplara yönlendiriyorlar insanları.

 

“Güzel Hocalarımız Var; Randevu ile Çalışıyorlar!”

 

Usta-çırak ilişkisi mürid-mürşid ilişkisi gibi bir yandan değil mi?

 

Aynen öyle. Bugün eksiğimiz tekke… Osmanlı döneminde İstanbul’un en kalabalık döneminin Kanuni devri olduğunu söylüyorlar. 700 bin nüfus. Aşağı yukarı 50 bin tane tekkenin varolduğunu belirtiyorlar. Ne demek bu? Her insanın gidebileceği tekke var… Hâl ilmiyle ilgilenenler ile esnafın-zanaatkârın gittiği yer aynı değil tabiî. Fakat oraya gittiğinde şeyh efendiler insanları ıslah ediyor. Ahlâkî bir altyapı veriyor. Bunu yapan bir kurum var mı şu anda?.. Varsa da çok az… Güzel hocalarımız var; fakat randevu ile çalışıyorlar! “Bir şeyhe ihtiyacım var…” ne demek bu? İçim sıkıldığında, ufkum kesildiğinde hâlime derman olacak, zaaflarımı anlatıp düsturlar öğreneceğim, bunu öğrenirken de hakikaten sindireceğim bir mihraka ihtiyacım var… Şimdi nerede? Arıyorsun, randevu alıyorsun, yarım saat dinliyor sonra da gönderiyor seni. Sanki belediye başkanı. Birkaç defa tecrübe ettim ben bunu. Gidip şu hocayla dertleşeyim, dedim. Gittim, saate bakıyor, biri arıyor, gidiyor sonra… E hadi benim zaaflarımı bul, ıslah et. Nerede?.. Kitaplara yöneliyorlar sonra…

Hikmet ve fikrî yönden zayıf kitaplar bilginin dondurulmuş hâlidir. Her kitap da alınmamalı, boşuna alâka gösterilmemeli.

 

“Zayıf kitaplar bilginin dondurulmuş hâlidir” dediniz ya… Böyle olunca özümsemek olmuyor, malumatfuruşluğa gidiyor iş değil mi? Yâni bir irşad makamıyla mesele çözmek bambaşka bir şey… Kant, “Yeni bilgiyi terkibi hükümler getirir.” diyor. Günümüzde devamlı kitap yazılıyor ve okunuyor, bu kitapların çoğu malumattan başka bir şey vermiyor. Yazılan kitaplar ansiklopedik bilgi pompalıyor ve yeni bir keşif de çıkmıyor. Mesela felsefe konuşulduğu zaman hep eski filozoflardan bahsediliyor, yeni bir isim çıkmıyor.

 

Evet, aynen öyle. İşi özetlemiş oldunuz. O yüzden âlim de, arif de çıkmıyor diye yakınıyoruz. İçinde bulunduğumuz kurak mevsim tam olarak bu şartlar altında oluşuyor, gelişiyor.

 

Gençlilerin ilk okumaları gereken kitaplardan bahsedelim biraz da... Bu soruyu sorma sebebim Allah Resûlü’nün hayatını birçok gencin bilmiyor oluşu. Mesela ilk okunması gereken kitap Siyer-i Nebi’dir. Belli başlı eserler buna Batı Klasikleri de, Doğu Klasikleri de dahil, hiçbir şekilde okunmuyor. Gençlerin okuması gereken belli başlı eserler hangileri olmalıdır?

 

Gençlerin ilk okuması gereken kitap dediğiniz gibi Siyer-i Nebi’dir. İslâm ile var olduğumuzu düşünüyoruz. Bizim hayatımız ve tarihimiz Efendimiz’in (s.a.v.) Hira’dan inişiyle başladı. Gençlerin İslâm’ın indiği dönemi ve bulunduğu çağda neleri değiştirdiğini çok iyi bilmesi ve özümsemesi lâzım. Siyer, Asr-ı Saadet, ilk halifeler dönemi, ayetlerin inmiş olduğu ortam ve hükümlerinin çok iyi bilinmesi gerekiyor. Bunların dışında benim her zaman bahsettiğim dört alan var. Gençler hangi fakültede okursa okusun, hangi işte çalışıyor olursa olsun mutlaka bu söyleyeceğim dört alanla ilişkisi olması lâzım. Bu alana dair okumaları hiç tükenmemesi, bitmemesi gerekiyor. Birincisi; tarih. Hangi tarih? Kendisinin ilgi duyduğu bir kesitini ele alabilir ama genel olarak tarihten kopmaması lâzım. İkincisi; dil ve edebiyat. Dilini güzelleştirmek, şiirle, edebiyatla, romanla, öyküyle, genel olarak takdir ve betimlemelerini güçlendirecek, sarahat kabiliyetini arttıracak bir şeydir. Bu mühendis için de, tabib için de, ilahiyatçı için de geçerli. Üçüncüsü; felsefe. Tabiî felsefe deyince Aristo’dan Kant’a kadar derine inmekten bahsetmiyorum. Felsefenin serüvenine vakıf olması gerekiyor, en azından yaptığı işin felsefesini yapabilecek yetiyi kazanacak kadar. Bir şeyin felsefesi nasıl olur? Felsefeye “hikmet bilgisi” diyoruz değil mi?

 

Evet.

 

Bu nasıl elde edilir? Yapmış olduğu işi analitik olarak ele alıp onu değerlendirip arka planını çözebilecek bir kabiliyeti kazanması biraz felsefe bilgisine bağlı. “Bilgi başladığında felsefe biter.” diye bir laf var, ben felsefe okuyan çocuklara öyle diyorum; “Filozof olmanın en önemli engeli felsefe okumaktır.” Bunu Sokrat diyor zaten. Felsefe kitabî bir şey değil ama neticede bazı bilgilere dayalı. Daha önce nasıl yapıldığının bilinmesine bağlı. Dördüncü olarak kardeşlerime tavsiyem; insani ilişkiler. Medresede talebelerimi tatile gönderirken klişe laflar vardır ya; “kitap okuyun” ben ise tam aksine “sakın kitap okumayın” derdim. İnsanlarla birlikte oturun, esnafla tanışın, mümkünse bir yerde çalışın. Hangi meslek grubu ne iş yapar, halk ile nasıl irtibat sağlanır? Bu çok önemli bir husus. Dördüncüsü gözlem yapma, ilk üçü okumayla alâkalı. Bunlar birbirine bağlı şeyler. Gözlem yapıp çıkarım yapabilmesi iyi okumasına bağlı. Gençlerin bu alanlarda çok iyi bir performans ortaya koyması gerektiğini düşünüyorum.

 

Ülkemizde kitap konusunda denetleme sorunu da var. Hiçbir kitap neredeyse denetlenmiyor. Haliyle piyasa zehirleniyor ve toplum çok kötü bir duruma düşüyor. Bu hususta neler söylemek istersiniz?

 

Ben bu mevzudan çok uzaktım. Yakın zamanda birileri bu işe dikkat çekmeye başladı ve ufak da olsa bir farkındalık oluştu eskiye göre. Kitapçılarda çok satanlar bölümü rezalet. Ergen çocukların elden ele dolaştırdıkları kitaplar hem ahlâkı bozan hem de insan olma vasfını tarumar eden cinsten kitaplar. İnsanı hayvana dönüştüren çok önemli unsurlar taşıyan kitaplar var. Diyoruz ya, ilaç esasında bir zehirdir, ilacı ilaç yapan dozajıdır ve içine koyulan maddeler onu ilaç yapar. Üstelik bu kitaplar çok satanlar bölümünde, bir sürü ağaç heba ediliyor o da ayrı bir mevzuu.

 

Bir de “Çağdaş Edebiyat” olarak geçiyor bu kitaplar. Bildiğimiz tüm akımları aştık yeni bir akım oluştu “Çağdaş Edebiyat” diye, Türk Edebiyatı gibi. Onun altında yapılıyor bu garabet.

 

Özellikle ergenlik dönemindeki kız çocuklarını çok kötü bir hayata hazırlayan “müfredat” gibi oluyor. Korkunç bir şey.

 

Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü kitabında; “Basın kendi kendini kontrol edebilecek hâle gelinceye kadar matbuat hiçbir şekilde hür değildir.” diyor. Olması gereken esasında bu. Ama oraya gelinceye kadar bir sürü mevzu var.  

 

Sen bunu engellesen “fikir özgürlüğü” diye yalan yanlış yaygara yapacaklar. “İfade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü” kelimelerini ağızlarından düşürmeyen insanlar ifade özgürlüğü düşmanıdır. Ben hiç aksini görmedim. Neticede devlet otoritesinin bunu ıslah etmesi, gözetiminde tutması lâzım. Açıkça fuhşa özendiren kitaplar var. Ben Twitter’da görüyorum bazen, kitap bildiğiniz fuhşa özendiriyor. Ensest ilişkiyi çok güzel bir şeymiş gibi sunan hatta ensest ve eşcinselliği insanı daha üstün kılan bir şeymiş gibi anlatan kitaplar var. Bunu da binlerce ergen okuyor.

 

Kötü çocuk kitapları var ama Müslümanların da burada eksikliği söz konusu. Müslümanların her alanda bir propagandası olması, bir alternatif sunması gerekiyor, çocuk kitapları da buna dahil. Elimizde imkân da var. Müslümanların tembelliği esasında bu konuda büyük bir sorun.

 

Evet. Oradaki günahımız da affedilecek gibi değil. O da ayrı bir dert.

 

Eklemek istediğiniz, önemli gördüğünüz bir husus var mı?

 

Genç kardeşlerine son tavsiyem şu olur; kitap okuyun ama hayatın da gerisinde kalmayın. Hayatı ıskalayacak bir okuma hiçbir fayda sağlamaz. Kitabı ıskalayacak bir yaşam da insana hiçbir fayda sağlamaz. Bu ikisini çok iyi bir dengede yürüten insanlar geleceği elinde tutan kardeşlerimiz olacaklar.

 

Teşekkür ederim vakit ayırdığınız için

 

Ben teşekkür ederim.

 

Röportaj: M. Taha inci

Aylık Dergisi 201. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Muhammed, Yazıcı:, Bir, Toplumda, Şairin, Çıkmaması, Büyük, Bir, Felaket
Yorumlar
Haber Yazılımı