Haber Detayı
13 Aralık 2019 - Cuma 09:46
 
Lütfi Bergen: "Kentleşme" Karşısında Siyaset ve Devlet Çaresiz
Lütfi Bergen: Türkiye’de konut kredisi borçlusu 20 milyondur. Borçlu sayısını 3 kişilik aile olarak düşündüğünüzde 60 milyonluk bir kitleden bahsediyoruz. Nüfusun kentlerde yoğunlaşması arsa fiyatlarını yükseltti, emlâk fiyatları da çekilen krediler nedeniyle ikiye/üçe katlandı. Yani 60-70 bin TL değerindeki daireler 300 bin TL oldu. Bu durumda hangi siyasetçi/aydın “kentleri boşaltalım” diyebilir?
Söyleşi Haberi
Lütfi Bergen:

Ailenin çöküşünü İstanbul Sözleşmesi’ne bağlayan çevrelerin aksine siz, “Türk Medeni Kanunu’nun ve Türk Ceza Kanunu’nun CEDAW esaslarıyla değiştirilmesi, geleneksel Türk aile modelini yok etmiştir.” şeklinde bir görüş ileri sürüyorsunuz. Bu hususu açabilir misiniz?

 

Bu sorunuzu bazı yanlış anlamaları tashih ederek cevaplamam gerekiyor. İstanbul Sözleşmesi’nin “aileyi yıkan bir sözleşme olduğu”na dair görüşleri reddetmiyorum. Ancak, bu sözleşmenin etkisinin henüz ortaya çıkmadığını ifade ediyorum. Yani henüz İstanbul Sözleşmesi’nin gereği olan yasalar çıkarılmış değildir. 6284 sayılı yasanın İstanbul Sözleşmesi kapsamında çıkarılmış olduğu doğrudur. Fakat bu yasanın da henüz aile meselesini çok çok aşan hükümleri işletilmemektedir. Bir kesim aydınlar şöyle diyor: “İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa kadına şiddeti arttırmaktadır. 6284 sayılı yasanın yürürlük tarihinden önce yılda 100 civarında olan cinayet sayısı günümüzde 500 civarına yükselmiştir. 6284 sayılı yasa gereğince yılda 500.000 civarında verilen tedbir/uzaklaştırma kararları öfkeyi ve şiddeti artırmaktadır.” Şimdi bu tespit bir hususu gözden kaçırmaktadır. Yani eğer İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284 sayılı yasanın eleştirisi “bu yasa uzaklaştırma tedbirleri ve zorlama hapsi getirerek ailenin çökmesine neden oluyor” söylemine dayanıyorsa, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’dan önce 14 Ocak 1998 tarihinde kabul edilen 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’da da benzer tedbirler yer almaktaydı.

 

6284’ün Hangi Amaçlarla Kullanılacağı Belirsiz

 

Bu noktada 4320 sayılı yasa ile 6284 sayılı yasa arasında ne fark bulunduğu ifade edilmelidir: 4320 sayılı yasa “aileyi koruduğu” gerekçesiyle kadın dernekleri tarafından eleştirilmekteydi. 4320 sayılı yasadaki tedbirler resmi olarak evli olmayan kadının “partnerinin” uyguladığı şiddetin önlenmesini sağlamadığı için feministler tarafından yetersiz bulunmaktaydı. 6284 sayılı yasa ile kadına şiddet uygulayan eski sevgili, eski koca, resmi veya dini nikahlı eş, partner veya herhangi bir kişi hakkında tedbir kararı alınabilmesinin yolu açıldı. 6284 sayılı yasa 4P denilen (psikolojik, fiziksel, ekonomik, cinsel) şiddetlerden biri ile karşılaştığını iddia eden her kadına şiddet uygulayan herhangi biri hakkında tedbir kararı aldırabilmesi yolunu açmaktadır. Örneğin yasanın 5/1-a maddesi “kadına yönelik sözlü şiddeti” engellemeye yöneliktir. Yani diyelim aynı apartmanda oturan biri kadın diğeri erkek iki kişiden kadın olan eğer kendisine “sözlü olarak şiddet uygulandığını” iddia ederek şikâyette bulunursa, şiddet uyguladığını iddia ettiği erkek hakkında uzaklaştırma tedbiri aldırabilir. 6284 sayılı yasanın 2/d maddesi “toplumsal, kamusal veya özel alanda meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranışı” şiddet saymaktadır. Dolayısıyla az önceki örnekte kadın ve erkek, komşu olarak aynı apartmanda yaşamakta, aralarında evlilik/nikâh bağı ve hatta herhangi bir beşerî ilişki bile bulunmamaktadır. Bu kadınla erkeğin otoparkı kullanmak, asansöre önce/sonra binmek, gürültü etmek gibi sebeplerle sürekli tartıştığını varsayalım. Bu ihtimalde kadın tartışma doğası içinde sarf edilen sözlerden hareketle “şiddete uğradığı veya şiddete uğrama tehlikesi altında olduğu” iddiasıyla mahkemeye başvurabilecek ve hâkim bu iddianın doğruluğuna ikna olmuşsa erkek hakkında tedbir kararı verebilecektir. Dolayısıyla toplumumuz 6284 sayılı yasanın sadece aile hayatına dair riskler taşıdığını zannediyor. Oysa yasa sadece karı-koca arasındaki ilişkilerdeki şiddeti değil taraflardan birinin kadın olduğu her ilişkide kamusal/özel alan ayrımı yapmaksızın her erkeğe karşı tedbir kararı alınması yolu açıyor. Dolayısıyla 6284 sayılı yasanın önümüzdeki süreçte hangi amaçlarla kullanılacağı henüz belirsiz durumdadır.

 

Bu durumda siz 6284 sayılı yasanın iptaline ilişkin protestoların 1998-2012 dönemi düzenlemeleri görmezlikten geldiğini mi söylüyorsunuz?

 

Evet, tam da bunu söylüyorum. Eğer 6284 sayılı yasanın “aileyi yıkan yasa” olduğu zannediliyorsa bu çok hatalı bir değerlendirmedir. Çünkü 6284 sayılı yasadan önce 4320 sayılı yasa “aile içi şiddet” bağlamında benzer tedbirleri getirmekteydi. 6284 sayılı yasa milletimiz için bambaşka riskler taşıyor. 6284 sayılı yasanın Batı’nın “eşcinselleştirme politikasının yasası” olduğunu düşünenler de hatalı bir tespit yapmaktadır. 6284 sayılı yasa iki uçlu bir düzenlemedir. Birinci olarak “kadını” korumaya alarak ona acı/keder veren her tür şiddeti ister ev içinde ister kamusal alanda olsun cezalandırmayı amaçlıyor. İkinci olarak ise “ev içinde” yaşayan fertlerin birbirlerine karşı şiddetini engellemek amacını güdüyor. Şimdi Türkiye’ye yaklaşık dört milyon Suriyeli sığınmacı geldi. Bu sığınmacıların bir kısmının resmi evlilik kaydı bulunmuyor. Bu tür ailelerin yasal tanımı “aile” değildir. İstanbul Sözleşmesi’ne göre bu birliktelikler “partner” olarak tanımlanabiliyor. Dolayısıyla 6284 sayılı yasa, zikrettiğim geleneksel ama gayr-ı resmî evliliklerde ortaya çıkan şiddeti engelleme imkânı veriyor. 4320 sayılı yasada böyle bir imkân bulunmamaktaydı. Diğer ifadeyle 6284 sayılı yasanın “eşcinselleştirme” şeklinde gizli bir ajandası olduğunu söylemek kısmen doğru olan bir abartıdır.

 

“Kadının Beyanı Yeterli” Düşüncesi Savunma Hakkını Zedeliyor

 

Cevabınızdan İstanbul Sözleşmesi ile 6284 sayılı yasanın iptal edilmesini desteklemediğinizi mi anlamalıyız?

 

Türkiye’nin sosyolojik yapısı İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa türünden bir mevzuatı kaçınılmaz kılmaktadır. Çok ihtimalli düşünmek gerekmektedir. Bir: Türkiye’de aynı evi öğrenci olarak kullanan gençler var. Bu gençler arasında ortaya çıkacak sözlü/fiziki/ekonomik şiddeti yasa olmadan engelleyebilir misiniz? İki: Ekonomik sıkıntılar nedeniyle evinin bir odasını kiralayan bir kesim oluşmaya başladı. Bu tür akitlerde ev içinde şiddeti nasıl engelleyeceksiniz? Üç: Türkiye’de “nitelikli birliktelik” denilen seküler ama “aile benzeri” yaşam tarzları gelişti. Aralarında resmi nikâh bulunmayan çiftlerin ilişkilerinde ortaya çıkan 4P kapsamındaki şiddet TMK (Türk Medeni Kanunu) kapsamında engellenebilir mi? Dört: Dinî nikâhlı aileler de resmen “aile” sayılmadığına göre bu tür birlikteliklerde “ev içi şiddeti” nasıl engelleyeceğiz? 6284 sayılı yasa sadece kocanın karısına yönelik şiddetini değil, evde yaşayanların birbirlerine şiddetini engellemeyi amaçlayan bir düzenleme olarak değerlendirilmelidir. Fakat bu yasanın 8/3 maddesindeki “Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz.  Önleyici tedbir kararı, geciktirilmeksizin verilir” hükmünün kaldırılması gereklidir. “Kadının beyanının yeterli olduğu” düşüncesi “savunma hakkı”nı zedelemektedir. Yani Mecelle’nin 8. maddesinde “Berâet-i zimmet asldır” hükmü vardır. Yani, “Borçlu veya suçlu olmadığını isbat et!” demek abestir. 4721 sayılı TMK’nın 6. maddesi de “müddeî iddiasını ispatla mükelleftir” anlamına gelen şu hükmü getirmiştir: “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” Ancak 6284 sayılı yasa TMK’nın bu ilkesinden ayrılmıştır.

 

Dindar-Muhafazakârların Problemi

 

O halde siz İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284 sayılı yasanın iptalini değil de revize edilmesini mi teklif ediyorsunuz?

 

İstanbul Sözleşmesi’nin etkilerinin henüz ortaya çıkmadığından az önce bahsetmiştim. 6284 sayılı yasanın 1. maddesi “ısrarlı takip” kavramı getirmiştir: “Bu Kanunun amacı; şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.” Israrlı takip örneğin birini sürekli telefonla aramak, ona mesaj ya da e-posta göndererek rahatsızlık vermek, sosyal medya hesaplarını denetlemek, başkasının izni ve bilgisi haricinde onu rencide edici paylaşımlar yapmak amacıyla izinsiz sosyal medya hesapları açmak gibi haksız fiilleri içermektedir. Bu konuda TCK 123’te “Kişilerin Huzur ve Sükununu Bozma Suçu” düzenlenmiştir. 6284 sayılı yasa işte bu haksız fiil hakkında yeni bir tedbir getirmekte, “pratik bir ceza yasası” gibi düzenlenmiştir. Fakat bu yasa radikal şekilde uygulanırsa bir kız babası veya abisi hakkında “bana sürekli mesaj atıyor, sosyal medya hesaplarımı kontrol ediyor” diyerek evden uzaklaştırmayla neticelenen tedbir kararı aldırabilir. Ancak bütün bunlar toplumun bu yasayı ne derece işleteceğine dair vereceği karara bağlıdır. Yoksa zaten 1998’den beri bu ülkede aile içi şiddet nedeniyle kocalar hakkında 4320 sayılı yasaya dayanarak evden uzaklaştırma tedbiri verilmekte ve bu tedbir ihlal edildiğinde de disiplin hapsi yaptırımı uygulanmaktaydı. Diğer ifadeyle sorun 6284 sayılı yasadan kaynaklanmamaktadır. Anayasa’nın 41/1. maddesi “Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır” hükmünü getirmiştir. Şimdi dindar-muhafazakâr kesim AY 41/1’deki ikinci cümle gereği (“Aile, eşler arasında eşitliğe dayanır”) geleneksel aileyi kuramamaktadır. Dolayısıyla dindar-muhafazakârların esas problemi İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasanın hükümleri değildir. CEDAW etkisiyle yürürlüğe giren AY, TMK, TCK, İİK gibi mevzuatlardaki hükümlerdir.

 

İstanbul Sözleşmesi’nde “partner” kavramı toplumumuzun ahlâk normlarına uymayan türlü sapıklıklara ve eşcinselliğe meşruiyet kazandırmış olmuyor mu? Bunu neden dikkate almıyorsunuz?

 

Bir kere aynı cinsten bireylerin de ayrı cinsten bireylerin de aralarındaki “partner” şeklindeki cinsel birliktelikleri fıkhî anlamda “zina” hükmündedir. Bazı çevrelerin İstanbul Sözleşmesi’nin getirdiği “partner” kelimesini “eşcinselliğin meşrulaştırılması” olarak yorumlaması aslında toplumumuzdaki cinsel sapmanın kavramlaştırma düzenini bozmuş değil midir? Dikkat edilirse Türkiye’de dindar-muhafazakârlar İstanbul Sözleşmesi’nin eşcinselleştirmeyi meşrulaştırdığına işaret ederek aileden sapmayı homoseksüalite olarak kodlamış olmaktadır. Oysa burada kavramsal vurgu “zina” hakkında olmalıdır.  Bir vakıa olarak iki eşcinsel aynı evi paylaşıyor ve taraflardan biri diğerine şiddet uyguluyorsa buna nasıl müdahale edilebilir? Bence toplumun esas görevi “içinizden bekâr olanları evlendirin” hükmünün gereğince davranmak olmalıdır. Türkiye’de 15 ila 30 yaş arasında yaklaşık 15 milyon genç öğrenci, işsiz ve bekârdır. Böyle bir yapıdan zina ve/veya homoseksüalite doğmaması nasıl beklenebilir. Türkiye’de zekât potansiyeli bu bekârlığı beslemekte ve öğrenci kitlelerin finansmanını sağlamaktadır. Milletimiz artık zekâtları “evler/beytler inşa edin, içinizde aileleri çoğaltın” emri gereğince dağıtmanın yollarını bulmalıdır.

 

CEDAW’ın Medeni Kanun’a Getirdiği Değişiklikler

 

O halde kadın lehine tedbirlerin artmasının Türk toplumunun “aile”yi kaybetmesinden kaynaklandığını, bunun ekonomik veya sosyal süreçlerle ilgili olduğunu mu anlamak gerekir?

 

Evet. Gerçekten de bugün kocalar aleyhine bu tedbirlerin artışını dindar-muhafazakâr kesimin “ideal aile modeli” geliştirememesinin bir neticesi olarak okumak gerekir. Dindar-muhafazakâr kesim 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) CEDAW ilkeleriyle 2002’de yürürlüğe girmesi sürecinde meseleye taraf olamamıştır. CEDAW, TMK’da şu değişiklikleri yaptı: 1) Ailenin reisi kocadır hükmü kaldırıldı, 2) Ailenin nafakasının koca tarafından karşılanacağı hükmü kaldırıldı; 3) “Kadının çalışması kocanın iznine bağlıdır” düzenlemesini getiren eski Medeni Kanun’un 156. maddesi hükmü AY Mahkemesi’nce iptal edildi; 4) “Mal ayrılığı” rejimi kaldırıldı ve yerine “edinilmiş mallara katılma rejimi” getirildi; 5) Boşanan kadına ömür boyu (süresiz) yoksulluk nafakası hükmü getirildi; 6) Eski kanunun 88. maddesindeki “Erkek on yedi, kadın on beş yaşını ikmal etmedikçe evlenemez. Şu kadar ki hâkim, fevkalade hallerde ve pek mühim bir sebebe mebni on beş yaşını ikmal etmiş olan bir erkeğin veya on dört yaşını bitirmiş olan bir kadının evlenmesine müsaade edebilir” hükmü yeni TMK’nın 124. maddesinde “Erkek veya kadın on yedi yaşını doldurmadıkça evlenemez. Ancak, hâkim olağanüstü durumlarda ve pek önemli bir sebeple on altı yaşını doldurmuş olan erkek veya kadının evlenmesine izin verebilir” şeklinde düzenlendi. Dolayısıyla “İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa iptal edilsin” diyen çevreler aslında bütün problemlerin 4721 sayılı TMK’dan kaynaklandığını görmezden gelmektedir.

 

Tüm Peygamberler “Aile” Vurgusu Yapmıştır.

 

Fakat biz aileyi kaybetmeyi yine sadece CEDAW/Anayasa/Türk Medeni Kanun’a bağlamamalıyız. Düşünün ki Türkiye’de dindarlık 1980’lerde yükselmeye başladı. 1950-1980 arasında tarımda makineleşme yani traktör/biçerdöver kullanımı artınca kırsal nüfus fakirleşerek kente göçmek zorunda kaldı, kent çeperlerinde gecekondular oluştu. Bu gecekondu bölgelerinde “cemaat” tipi hayat yeniden üretildi. Aynı memleketten göç edenler aynı semtlerde yerleşerek kırsal-köy tipi hayatı şehre taşıdılar. Tek fark kırsaldaki üretim biçiminin kentte sürdürülememesiydi. Bora Ayanoğlu bir söyleşisinde güftesi ve bestesi kendisine ait olan “Fabrika Kızı” şarkısının 1969’da Alpay tarafından söylendiğini, bunun bir aşk şarkısı değil, “Marksizm’in tanımı” olduğunu belirtir. Yani Türk toplumunun 1950-1980 arasında hızla modernleştirilmesi, gerçekte kapitalizmin emek sömürüsü ile sermaye biriktirmesi, tekelci sanayiinin pazar problemini aşması için işçileştirilmesi amacına hizmet etmekteydi. Marksistler “Milli Burjuvazi”nin ortaya çıkmasını istiyor, buradan sermaye-proleterya kavgası ve Batı tipi bir topluma geçiş umuluyordu. Ancak gecekonduya yerleşen Türklerin “aile” ve “mahalle” değerleri güçlüydü. Esnaflık, zanaatkârlık revaçta idi ve iktisadî yapı “aile-mahalle” sistemi üzerinde duruyordu. Hatta 1970-1980 arasında “sol gençlik” Türklerin 1000 yıllık ahlâk değerlerine bağlıydı. Örneğin Cem Karaca “Namus Belası”nı okuyordu. Yani “sol”da “geleneksel üretim ilişkilerinin ahlâk değerleri” türküleşmişti. Bu sosyal yapıda insanlar birbirlerine karşılıksız borç verebiliyor, esnaflar veresiye açıyordu. Dolayısıyla köyden-kırdan kente göç işe yaramamıştı. 1980’lerden itibaren başka bir modernleşme programı uygulandı: Üniversite sayısı arttırıldı, gecekondular yıkılarak apartmanlaşma süreci başlatıldı. Amaç mahalle/imece yapılarının ve ailelerin dağıtılmasıydı. Çünkü din/gelenek “aile” içinde doğar. İlah ve ahlâk “aile”de kendini gösterir. Dikkat edilirse tüm peygamberler “aile” vurgusu yapmıştır. Avrupa ve Batı’nın kapitalist genişlemesi için “aile” dejenere edilmeliydi.

 

12 Eylül, CEDAW ve Büyükşehir Modeli

 

1979’da BM’de CEDAW imzaya açıldı. 1981’de yürürlüğe girdi. 1982 Anayasası CEDAW ilkelerini kabul eden bir tüze olarak kabul edildi. 12 Eylül rejimi 1985’te CEDAW sözleşmesinin imzalanmasında önemli bir aktördür. Türkiye’de dindar-muhafazakârların dikkatinden kaçan başka bir yapılanma da “Büyükşehir modeli” idi. Türkiye, büyükşehir belediyesi yönetim modeliyle, 1984 yılında tanışmıştır. Böylece 1) Gecekondudan apartmana geçiş, 2) Büyükşehir modeline geçiş, 3) Üniversitelerin ve öğrenci sayısının artışı, 4) Ekonomik krizler (5 Nisan 1994, 1998-1999, 2001, 2007 krizleri) Türkiye’de aile modelini tasfiye etmiştir. Çünkü geleneksel ailenin ekonomik varlığı yani, esnaf/zanaatkârlık, kanaatkârlık, imece kültürü, akrabayı kollama, geleneksel üretim biçimi kentleşmeyle yıkılmıştır. Anlaşılacağı üzere Türk aile modelinin en temel yasası CEDAW ile belirlenmişken bazı kesimlerin “İstanbul Sözleşmesi”nin iptalini sürekli gündeme getirmesi tutarlı değildir.

 

“Kentleşme” Karşısında Siyaset ve Devlet Çaresiz

 

Bu tespitinizden hareketle, “Kentleşme”nin beraberinde getirdiği söz konusu kültürel iflasa karşı ne tür tedbirlerle alınabilir, görüşlerinizi alabilir miyim?

 

2008’den beri Türkiye’nin kentleşme sürecinin hatalı bir yöneliş olduğunu ifade ediyorum. Ancak 2015’ten itibaren kentleşme konusunda daha az yazı yazdım. 2015 sonrası yazılarım “aile”, “kul hakları”, “feminizm”, “toplumsal cinsiyet” ve “Türk töresi” ile ilgili. Bunun nedeni Türkiye’nin artık kentleşme konusunda tıkanmış olmasıdır. Bu konuda devlet de siyasal partiler de çaresiz bence. Şimdi şöyle düşünmek gerekir: Türkiye’de konut kredisi borçlusu 20 milyondur. Borçlu sayısını 3 kişilik aile olarak düşündüğünüzde 60 milyonluk bir kitleden bahsediyoruz. Nüfusun kentlerde yoğunlaşması arsa fiyatlarını yükseltti, emlâk fiyatları da çekilen krediler nedeniyle ikiye/üçe katlandı. Yani 60-70 bin TL değerindeki daireler 300 bin TL oldu. Bu durumda hangi siyasetçi/aydın “kentleri boşaltalım” diyebilir? Halk, 300 bin TL’ye mal ettiği konutlardan rant beklerken “köye dönüş projesi” sonucunda büyük değer kaybı yaşayacağını, örneğin dairesini satmaya kalktığında 150-200 bin TL’ye düşeceğini bilmektedir. Diğer değişle kentleşme nedeniyle ortaya çıkan kültürel iflasa karşı nüfusu Türkiye’nin coğrafyasına yaymayı göze alabilecek bir siyasi/sosyal hareket çıkmayacaktır. Çünkü borçlanan ve rant bekleyen halktan oy alamayacağı ortadadır. Meselenin ikinci boyutu devlet yatırımlarıdır. Bu kadar büyük bir nüfus kentlerde yoğunlaşınca devlet karayolları ağıyla, belediyelerin ellerindeki hizmet araçlarıyla, eğitim kurumlarıyla, alış-veriş merkezleriyle, hastaneleriyle, elektrik/su/doğalgaz/kanalizasyon şebekeleriyle ağır yatırım bedelleri ödemiştir. Nüfusun coğrafyaya yayılması ve kentleşmenin durdurulmasını devlet de göze alamaz. Böyle bir politika ekonomik olarak kaldırılamayacak borç yükü, yani Batı’ya yeni bir bağımlılık demektir. Üçüncü bir boyut daha var: Küresel sermaye hesaplarını ve yatırımlarını büyükşehir sistemine yaptı. İstanbul-Marmara Bölgesi-Ankara-İzmir aralığında yaklaşık 50 milyon nüfus birikti ve bu nüfusun ihtiyaçları için korkunç yatırımlar yapıldı. Nüfusu Anadolu’ya yaymak bu yatırımları boşa çıkarır. Dolayısıyla Türkiye’de bu alanda şimdilik farklı söylem üretilemez.

 

Türkiye’de Dinin Sosyal/İktisadî/Siyasi Yapısı Yok

 

LGBT-İ adıyla ortaya çıkan eşcinselliği savunucu dernek ve kuruluşların meşruiyeti hakkında neler söyleyebilirsiniz. Mesela Rusya’da aile ve toplumu tehdit ettiği için yasaklanan bu tür faaliyetler için neler söyleyebilirsiniz?

 

Şu belirlemeyi yapmamız gerekir: Her toplumda eşcinsellik, zina gibi fuhşiyat görülmüştür. Eşcinsellik “aile dışı” bir sisteme aittir. 2018’de Katolik Kilisesi lideri Papa Francesco Vatikan'da görüştüğü bir adama, “Eşcinsel olup olmaman mühim değil. Tanrı seni böyle yaratmış” dedi. 2019’un başında medyada yer alan bir habere göre Fransız gazeteci, yazar ve sosyolog Fréderic Martél, Papa Francesco’nun etrafında çalışan üst düzey din adamlarının yaklaşık yüzde 80’inin eşcinsel; Vatikan’ın da ‘dünyadaki en büyük eşcinsel topluluk’ olduğunu öne sürdü. Diğer ifadeyle Batı’nın kanunları öncelikle Batı’nın içtimaî/dinî/iktisadî yapısının problemlerine çözüm olsun diye yürürlük kazanmıştır. Kilise Batı’da bir sınıf ve hatta bir devlettir. Oysa Türkiye’de dinin böyle sosyal/iktisadî/siyasi yapısı yok. Eşcinsellik Osmanlı’da da görülmekteydi. Bunun Osmanlı’daki boyutları hakkında fazla ayrıntı vermek istemiyorum. Fakat Osmanlı’nın bu mesele ile baş etme biçimine dikkat çekmek isterim. Osmanlı mahallesi bir “aile/beyt sistemi”dir. Yani Osmanlı’da tek başına “ev-beyt” inşa edemezsiniz, “mahalle içinde ev” olabilirsiniz. Diğer taraftan bekâr bir kadın/erkek olarak mahalle içinde ev/beyt açamazsınız. Doğal olarak bu sistemde mahalleye 1) Ancak aileler girebilmekte, 2) Mahalleye giren bir aileye iki aile kefil olmakta, 3) Ahlâk ve âdâba aykırı davranan aileler mahkemeye (kadıya) şikâyet edilerek mahalleden çıkarılmakta, 4) Mahalleye giren aile, avarız akçasıyla mahalle masraflarına katılmakta, 5) Mahallede mülk sahibi biri evini satmak isterse, evi öncelikle mahalle sakinlerine teklif etmekte idi. Mahalle sakinlerinden onay alınmadan hariçten bir kişiye ev satışı mahalle birliği tarafından iptal ettirilebilmekteydi. Bu sistem sadece Müslüman kesimlerin değil gayr-ı Müslim kesimlerin de uygulayabildiği bir yapı getirmekteydi. Dolayısıyla eşcinsellik Osmanlı sisteminde meskûn yerleşim sahalarında yani mahalle/aile sisteminde kendine hukukî meşruiyet bulamamıştır. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni imzaladığına ve bu konuda çekince koymadığına göre uluslararası hukukta “ahde vefa” prensibi gereği böyle bir yasaklamaya gidemez. O halde başka bir çözüm bulması gerekir; o da “mahalle sistemi”dir. Mevcut yerleşme sisteminin kentleşme dışında bir modele dönmesi şu an mümkün değil. Halk da devlet de küresel yatırımcı da bu model değişiminin maliyetlerini ekonomik olarak karşılayamaz.

 

Asıl Tehlike Fuhşun Yaygınlaşmış Olması

 

Bu kadar uç yapmış hareketlerin toplumumuzdaki yansımalarını nasıl görüyorsunuz? Hangi sebeplere bağlıyorsunuz?

 

Devletin elinde bu yürüyüşlerdeki rezaletleri engelleyecek hukukî gereçleri var. Örneğin TCK 225’te “Alenen cinsel ilişkide bulunan veya teşhircilik yapan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” düzenlemesi vardır. TCK 227’de “Çocuğu fuhşa teşvik eden, bunun yolunu kolaylaştıran, bu maksatla tedarik eden veya barındıran ya da çocuğun fuhşuna aracılık eden kişi, dört yıldan on yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır” hükmü düzenlenmiştir. “Onur yürüyüşleri”nde hem teşhircilik hem çocuk fuhşu kapsamında fiiller görülmektedir. Fakat kanaatimce bizim gibi “Müslüman” bir ülkede, bu derece “muhafazakâr” bir toplumda asıl tehlikeli olan konu toplumda zinanın yaygınlaşmış olmasıdır. Adalet Bakanlığı 2002-2010 yılları arasındaki suçlara dair verilen bir soru önergesine şöyle cevap vermiştir: “Fuhuş suçları yüzde 220, ırza geçme ve çocuklara taciz suçları yüzde 125 oranında artmıştır. Fuhuş suçundan 2002 yılında 2669 kişi hakkında dava açıldı. Bu sayı 2007 yılında 4494’e, 2010 yılı sonu itibariyle de 8409’a ulaştı. Fuhuş suçu 8 yılda yüzde 220 oranında arttı. Cinsel saldırı ve çocuk istismarı suçlarından 2002 yılında 16 bin 043 sanık hakkında dava açılmışken, bu sayı 2007 yılı sonu itibariyle 19 bin 162’ye ve 2010 yılı sonu itibariyle de 35 bin 760’a ulaşarak 8 yılda yaklaşık yüzde 125’lik bir artış gösterdi. Müstehcenlik suçundan 2002’de 818 sanık hakkında kamu davası açıldı. Bu sayı, 2007 yılı sonunda bin 808’e ve 2010 yılı sonunda ise 2 bin 200 kişiye ulaştı. 2002 yılından 2010 yılı sonuna kadar yaklaşık yüzde 170’lik bir artış oldu. Teşhircilik suçu, yürürlükten kaldırılan 765 sayılı TCK’nın 419. maddesinde “alenen hayasızca vaz’u hareket” ve 5237 sayılı yeni TCK’nın 225. maddesinde “teşhircilik-alenen cinsel ilişkiye girmek” olarak düzenlenmiştir. Bu suçtan dolayı 2002 yılında sadece 194 kişi sanık durumundayken 2007 yılında sanık sayısı 1025’e çıktı. 2010 yılı sonunda ise sanık sayısı 1097 kişiye ulaştı. Bu suçtaki artış oranı yüzde 465.” Cinsel suçlardaki bu artışı hızlı kentleşme nedeniyle mahalle baskısının zayıflaması, 15-30 yaş arası bekâr-öğrenci sayısındaki yoğunlaşma, ailelerin eğitim ve iş gibi gerekçelerle dağılması, porno kültürünün cep telefonları ve bilgisayarlarla yayılması, günahın rasyonelleşmesi, deizmin yükselişi gibi gerekçelerle açıklamak mümkün bence...

 

Türk Aydını Düşünce Üretememiştir

 

Karamsar bir tablo çizdiniz. Ahlâkî, manevî, dini ve kültürel eğitim bakımından resmi-gayr-ı resmî mercilerin yapabileceği bir şey yok mu? Devlet, aile ve fert olarak nasıl bir duruş gösterilebilir, neler yapılabilir?

 

Açıklamalarımın “karamsar” kabul edileceğini biliyorum. Fakat Türkiye’nin bu tabloya 1950’den beri geliştirdiği politikalarla aşama aşama geldiğini ifade ettiğimi düşünüyorum. Aslında bu süreç belki Namık Kemal’den beri Türk aydınının Londra ve Paris’i “ideal kent” görmesiyle ilişkilidir. Sosyologlar kentleşme süreçlerinin toplumlarının ahlâkî değerlerini çözdüğünü ifade ederler. En başta Doğu’da İbn Haldun’un, Batı’da Simmel-Tönnies’in bunu ifade ettiği söylenebilir. Türk aydını bu gerçeği bildiği halde “köycü” düşünce damarı içinde fikir üretmemiştir. Aydınlar Batı kentine benzer bir kentleşmeyi onayladılar ve Nurettin Topçu, Remzi Oğuz Arık, Raşit Hatipoğlu çizgisini “Batı’nın uygarlık verilerini almalı ve ıslah etmeliyiz” görüşüyle ötekileştirdiler. Örneğin Necip Fazıl’ın “İdeolocya Örgüsü” kitabında şöyle cümleleri var: “İslâm inkılâbı, milyonluk kitlelere, ruhî, harsî, içtimaî, siyasî, fennî, en ileri bir merkez teşkil edecek olan büyük Metropolislerin binacısıdır (…) Fildişi kaldırımlarda, her yaştan, maddeleri ve ruhları nur insanların sel sel akacağı İslâm Metropolisleri, Garbın milyonluk şehirlerindeki ruh ihtilâcının tam zıddına yataklık edecektir. Şâir Bodler’in, 19. asırdaki cehennemî Avrupa şehrinin mânâsından aldığı ve böylece 20’nci asrı ihtar etmiş bulunduğu korku ve kasvet duygusu, İslâm Metropolisi’nde büyük refah ve ümide dönecektir.” Nurettin Topçu ile görüşleri bağdaşmayan Necip Fazıl’ın “ahlâkî metropolis” ümidi maalesef. gerçekleşmemiştir. Çünkü Batı kenti kendi kapitalist yapısıyla kanser gibi yayılmaktadır. Bu kent yayıldıkça Devlet, aile, fert ve gayr-ı resmi teşkilatların yapabileceği bir şey yok. Geleneksel aileye dönüş mevcut kentleri küçültecektir. Bu nedenle en başta muhafazakâr-dindar kesimler buna karşı çıkacaktır. Geçen yıllarda AVM’lerin hafta sonu kapatılması konusu gündeme gelmişti; ilk itiraz edenler dindar-muhafazakârlar oldu. “Hafta sonu nereye gideceğiz” dediler. Bu muhafazakâr-dindar toplumsal bilinçle “cami merkezli şehir” değil “AVM merkezli” kapitalist kent kurulacaktır. Kapitalist kentler aileyi çözmektedir.

 

Batı İdeolojileri İnsanı “Birey” Şeklinde Konumlandırır

 

“İnsan Hakları” teorisini eleştiriyorsunuz.  Teknolojinin de “insan” kavramının içeriğini boşalttığını ve trans-hümanist bir topluma geçildiğini ifade etmektesiniz. Bu görüşlerinizi biraz açabilir misiniz?

 

Batı’daki “insan” kavramı “birey”i ifade ediyor. Oysa İslâm fıkhında “ferd” kavramı var. İslâm’a göre her şey çift yaratılmıştır. İnsan da bu anlamda çiftiyle varlık bulan bir yaratıktır. Pozitif hukuk ise kadın ve erkeğin birbirine “eş” (çift) yaratılması esasından hareket etmemekte, kadın ve erkeği birbiriyle çatışmalı “birey” olarak ele almaktadır. “Birey” olmak, “insanın fıtrattan koparak Tanrı’nın yaratılışını bozmak eylemiyle hareket etmesi” demektir. Tarihsel anlamda “birey” kavramı Kilise’ye (Tanrı’ya) ve feodal sisteme karşı olarak ortaya çıkmıştır. Batılı birey, “Tanrı, mekanik, saat gibi işleyen bir kâinat yaptı” düşüncesinden doğmaktadır. Bu düşünce, “Tanrı evreni yarattı kenara çekildi, insan (birey) başkasına zarar vermedikçe dilediğini yapmakta özgürdür” demektedir. Birey kavramının bu içeriği, modern dönemlerde feministlerin “bedenim benimdir” söyleminin de kuşatıcısı olan bir ideolojik konumlanışı sahiplenir. Müslüman aydınların da Batı’nın bu “birey”ini düşünce olarak benimsediği görülmektedir. Hatta bazı feminist-Müslüman kadınlar şöyle dediler: “Bedenim benimdir, başörtüme dokunma.” Beden insanın mülkü olmadığı halde, İnsan Hakları teorisinin temelindeki varlık, işte bu malik bireydir. Müslüman düşüncede “birey” değil “ferd” kavramı vardır. Ferd, “Tek, bir, yekta, eşi, benzeri olmayan, Tanrı tarafından biricik ve özel olarak yaratılmış. Tanrı’ya karşı mesul, Tanrı’ya misak vermiş varlık” demektir. İslâm hukuku açısından insanlar “birey” değildir. Bu nedenle “bütün insanlar eşittir” ifadesi, fıtraten “ferd” olarak yaratılmış “biricik” varlıkları ihata edemez. İslâm ferd kavramı nedeniyle bütün insanları eşitlemez. Fıtratı değiştirmek, BİREY kavramının bütün insanları eşitlemesinden kaynaklanır.

 

Batı’da “İnsan” Kavramı Cinsiyetsizdir

 

Batı’da “insan-birey” kavramının nasıl tanımlandığını mahkeme kararlarına bakarak anlamak mümkündür. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 12. maddesine göre “Evlenme çağına gelen erkek ve kadın, bu hakkın kullanılmasını düzenleyen ulusal yasalar uyarınca evlenmek ve aile kurmak hakkına sahiptir.” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Schalk ve Kopf / Avusturya davasında (Başvuru no: 30141/04, 24 Haziran 2010 tarihli kararında), AİHS’nin kadın ve erkeğe tanıdığı evlenme hakkının Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nda cinsiyet belirtilmeksizin yer aldığına işaret etmekte ve evlenme hakkının sadece karşıt cinsiyetler arasında sınırlandırılmaması gerektiğini belirtmektedir. Anlaşılacağı üzere Avrupa-Batı’da “aile” tanımı değişmiştir. Yani cinsiyetinin ne olduğu önemsenmeden iki insanın evlenebileceği Batı’da mahkeme kararında yer almaktadır. Bu karar, Avrupa’da “insan” kavramının cinsiyetsiz olduğunu belirlemektedir.

 

Teknolojinin yaygınlaşmasıyla modern hayat tarzı nasıl bir etkileşim içinde şekilleniyor. Bu durum söz konusu ideolojiyle aynılaşan bir teknolojiye maruz kaldığımızı göstermiyor mu? Mesela trans-hümanizm?

 

Şimdi ilerleyen teknoloji de Batı’nın “insan” kavramının “cinsiyetsizliği”ni tahkim edecek eylem biçimi geliştirdi. Trans-hümanizm bu süreci iki alanda yürütmektedir: 1) Makinelerin insanlaşması: Yapay zekâ çalışmaları ile makineler nesnelerle doğrudan iletişim kurabilmekte, insanı taklit eden varlıklara dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Yapay zekâsı geliştirilmiş bir robot tıpkı insan gibi “düşünebilmekte”, kendisini tehdit eden varlıklara “aklî” tepkiler verebilmektedir. İnsan tarafından yapıldığında ‘zekice’ sayılan her şeyi, insandan daha üstün düzeyde yapabilen bir varlık “imal edilmek” istenmektedir; 2) İnsanın başkalaştırılması: 2a) İnsanın tıp teknolojisiyle cinsiyetsizleştirilmesi: İnsanın başkalaştırılması da iki süreçle yürütülüyor. Birincisi insanın biyolojik varlığına müdahale etmekte ve cinsiyet kalıplarını yeteneklerini, fıtratını bozarak “insan üstü” bir varlığa geçişi denemektedir. Doğumun kadın fıtratına ait embriyo-anne ilişkisine ait bir hususiyet olmasını kaldıracak çalışmalar bu kapsamdadır. Yapay rahim araştırmaları, kiralık rahim çalışmaları buna örnek verilebilir. Bu çalışmalar nesebi bozmaktadır; 2b) İnsanın makinelerle entegrasyonu (androidleşme, cyborgleşme): Siborg, “sibernetik” ve “organizma” terimlerinden üretilmiştir. Android ise bir işletim sistemidir. Bu çalışmalar ise insana bilgisayarlar, işletim sistemleri, internet erişim sistemleri, göz ile komut verme sistemleri, yapay organlar monte edilmesiyle ilgilenmektedir. Trans-hümanist çalışmalar “imal edilen” veya “tasarlanan” bu yeni “insan-makine” varlıkların tıpkı insanlar gibi haklara sahip olabilmesi için hukuku esnetmekte ve/veya genişletmektedir. Örneğin Suudi Arabistan “Sophia” adlı robota “vatandaşlık” hakkı vererek onu “insan” ile eşitlemiştir. Medyaya yansıyan bir habere göre “Dünyanın ilk vatandaş robotu” olan “Sophia”, “aile kurmak istediğini” de söylemiştir. Trans-hümanist bu projenin Suudi Arabistan’dan dünyaya yayılması İslâm fıkhı ve İslâm toplumları açısından çok tehlikeli bir saldırı olarak okunmalıdır. Çünkü böyle bir teşebbüs, nikâh fıkhına dair tüm ilkeleri, ahlâkî değerleri yok etmektedir. Hz. Peygamber Mekke müşriklerine “Ben de sizin gibi beşerim” demekle emir olunmuştu: (41 Fussilet 6; 18 Kehf 110). Dolayısıyla Müslümanların bedensel varlıklarını (beşeriyetlerini) dokunulmaz kılmaları esastır. Yani bedenî fıtratın teknolojik müdahale ile değiştirilmemesi esastır. Bu fıtrat dokunulmazlığı cinsel hazlarla da ihlal edilmemelidir. Homoseksüalite de fıtratın bozulması olarak okunmalıdır. Çünkü üreme kadın-erkek cinselliği ile gerçekleşebilir. Ancak Batı’da gelişen “insan” kavramı 1950’lerden beri cinsiyetsiz bir yolda ilerlemektedir.

 

Aylık Dergisi 182. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Lütfi, Bergen:, "Kentleşme", Karşısında, Siyaset, ve, Devlet, Çaresiz,
Yorumlar
Haber Yazılımı