Haber Detayı
29 Aralık 2017 - Cuma 10:20
 
Kategorilerin Keyfiliği - Mevlüt Koç
Hayata bir tür proje gibi bakan ve hayatlarımız üzerinde etkisi olan sıradışı hadiselere sır idraki içinde bakmayan insan, gerçekliği algılayışın dumura uğradığı bir alanda yaşamaktadır. Olayları görse de onları yöneten, temel kuralları görmekten âcizdir.
Aktüel Haberi
Kategorilerin Keyfiliği - Mevlüt Koç

Gelmiş, geçmiş tüm medeniyetler içinde, bir tek Batı Medeniyeti’nin ırk ve coğrafyanın ideal bileşimiyle oluşmuş, tüm insanlığa teşmil edilebilir yegâne bir medeniyet olduğu, bunun dışındaki tüm kültürlerin ancak düşük, güdük, statik ve yaratıcılıktan mahrum medeniyetler sınıfına girebileceği yolundaki yaygın kanaat ve bunun dayandığı prensipler ne kadar tutarsız ve yanlış bir inanca dayanıyorsa; Yunan-Roma yahut Avrupa tarihindeki bir takım olayları nirengi noktası kabul edip, insanlık tarihini de keyfî bir biçimde “Eski”, “Orta” ve “Yeni” tarzında safhalara ayırmak, aynı yanlış inanç ve varsayımların bir örneği ve neticesidir. Batılı tarihçilerin nirengi noktası olarak kabul ettiği hadiseler, Avrupalı halklar nezdinde önemli olsa da, dünyanın diğer halklarını (Çin, Hint, Afrika, Arap) hiç ilgilendirmemiştir. Görünen o ki; Fernand Braudel’in, “Batı önce tarihçileri buldu, onlara tarih yazdırdı” tesbiti-teşhisi günümüzde de geçerliliğini koruyor… Kategorilerdeki keyfîlik, kanunların tatbikindeki çifte standart, sivil toplum düşüncesinin içine ustaca gizlenmiş şiddet tehdidi ve tekeli, artık kendisini daha çok htiriyor. Politikadaki kutuplaşma, illegaliteyi devlet politikası hâline getiren ABD’nin istikrarlaştırdığı ülkelerin kaynaklarına el koyma girişimi, bu haksızlıklar karşısında dünyanın suspus hâli içler acısı. Medyanın irade ettiği şey günümüzün tek gerçekliği hâline geldi geleli, tüm bu namussuzluklar ve kepazelikler medya üzerinden pazarlanıyor. Medyanın kontrolünü, dünya nakdi üzerindeki denetimi, teknolojiyi ve hayatî enerji kaynaklarının denetimini elinde tutan “ayrıcalıklı aktörler”, medyalar aracılığıyla insanları sürüleştirebiliyor, aynı görüşler ve aynı analizler çerçevesinde birleştirebiliyorlar. İstenilen “çekim havuzları”na yönlendirilmiş insanlar hadiselere aynı önemi atfediyor, gerçekliği aynı perspektiften görüyorlar. Kısacası, kategorilerdeki keyfîlik patolojik bir hâl aldı… Programlanmış zihinlerin ürettiği, insanları aptalca kalıplara sokan kelime dağarcığı ise bitecek gibi değil. Dolayısıyla, kirlenmemiş bir zihin; hümanizmi dilinden düşürmeyenlerin, anne karnındaki ceninin yok edilmesini ittifakla onaylarken, idama karşı tavır almalarını anlamayacağı gibi, dünyanın en ileri en demokrat geçinen ülkesinin de, tüm ahlâkî kriterleri yok sayarak, uyduruk bir istikrar adına dünyanın en kokuşmuş rejimlerini desteklemesini hiç anlamayacaktır.

 

Çünkü siyasetteki kutuplaşmanın tezahürü hâlinde gelişen bu tür sınıflandırmalar, özü itibariyle saçma ve ahmakçadır. Gerçeklikten çok, zihnine yerleştirdiği belli bir bakış açısıyla, görmek istediğini gören, duymak istediğini duyan bir insanın münasip görmeleridir.

 

Dolayısıyla, hayata bir tür proje gibi bakan ve hayatlarımız üzerinde büyük bir etkisi olan sıradışı hadiselere “sır idraki” içinde bakmayan insan, gerçekliği algılayışın dumura uğradığı bir alanda yaşamaktadır, hâline şuuru yoktur. Olayları görse de onları yöneten, yönlendiren temel kuralları görmekten âcizdir. Daha fazla done belki daha fazla bilgi demektir. Lâkin tüm bu verilerin içinden, bilmeniz gereken, size asıl lâzımdan bilgiyi süzecek bir “şuur süzgeci”niz yoksa daha fazla verinin daha fazla yanlış bilgiden öte bir anlamı olmayacak, cehlinizi ve kibrinizi artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Edindiğiniz enformasyon arttıkça doğrulandığınız hissine kapılacak, ürettiğiniz varsayımlar da o nisbette artacaktır. Nitekim bunca yetkiye ve bunca maliyete rağmen, piyasaları yönlendiren, milyonlarca insanı peşinden sürükleyen sistem analistlerinin, uzmanların sicili içler acısı! Yaşadıkları “zihnî körlük”, geliştirdikleri teorilere ve modellere duydukları aşırı güven basiretlerini bağlıyor, plânlarının dışında kaynaklanabilecek belirsizlikleri hesaba katmıyorlar! Uyguladıkları politikalar ve mekanizmalarla insanlara zarar veriyorlar. Lâkin başarılarını gözlerimizin içine sokarken, başarısızlıklarını gizleme konusunda gayet mahir; kullandıkları metodların ne kadar vazgeçilmez olduğunu anlatma hususunda gayet donanımlılar. Hiçbir risk almadıkları gibi, faturayı da boş yere umutlandırdıkları vatandaşlara ödetiyorlar.

 

Oysa dezavantajları avantaja, zararlı olanı faydalıya, zehri şifaya tahvil ederek varlığını idame ettirmek, tüm tabiî ve karmaşık sistemlerin ortak özelliğidir. Dahası, bu tür sistemlerin insan tabiatıyla örtüşen bir yönü vardır. Dolayısıyla, nihaî yararlarını kısa vadede hiçbir insan aklının öngöremeyeceği yeni teoriler ve modellerden hareketle, yüzlerce hatta binlerce yıl varlığını korumuş sistemlere rastgele müdahalelerde bulunmak, bunları tabiî yapılarından arındırmak, bu sistemlere büyük zarar verecek; nihayetinde zayıf düşecek, hastalanacak ve öleceklerdir. “Yeni”ye sırf yeni olduğu için tapınılan bir dünyaya geçişte, modernitenin yaptığı tam da budur: Nietzsche’nin keşfettiği, Marx’ın geliştirdiği ve Schumpeter’in genelleştirdiği “Yaratıcı Yıkım”, eşyadan “zevk”i damıtacağına, kötüyü teksir etmekle övündü. Ham bilgi bombardımanı altında yaşanan zihin kirliliği, bir daha asla yerine konması mümkün olmayan değerleri birer birer yok etti. Din varlığını korumakla beraber belirleyici olmaktan çıktı, kolektif şuur bozuldu. Her türlü alışverişimizde belirleyici olan şeref duygusu ve ahlâkın yerini menfaat duygusu ve yasal olan aldı. Nitekim dünya, tarihin görmediği bir zenginlik ve para bolluğu içinde, fakat bir dilim ekmeğe, bir yudum suya muhtaç milyonlarca insan var. Gelir dağılımındaki eşitsizlik ise had safhada. Tıb, ilâç sanayi hiç olmadığı kadar gelişmiş durumda, lâkin insanlar daha sağlıksız, aşı olamadığı için her gün ölen çocuk sayısı yüzbinlerle ifade ediliyor. Velhâsıl, sırrını anlayamadığı dünyaya karşı umutsuz bir savaş yürüten modern dünyanın insanı kendi varlığını Darwinci prensiple haklı kılmaya çalışırken, gerçek kahramanları tanıma ve onları yüceltme istidadını da yitirdi. Joseph Conrad’ın tanımlamasıyla; “sanki tüm dünyayı, üzerindeki tüm insanlarla birlikte yutan bir ağız, hayatının sonunda mânen iflas etmiş, içi boş bir görüntü”ye dönüştü… Yüzyıllar var ki, etrafı duvarlarla çevrili, içinde kayda değer hiçbir şeyin yetişmediği “çorak bir arazi”de yaşıyoruz. Artık, inanan ve inancını sonuna kadar götüren liderler çıkmıyor! Çıkanları da, sistem “yargılı” ya da yargısız infazlarla hemen yok ediyor… Krizlerin kaynağında da bu var. Bundan büyük kriz mi olur? Ne yazık ki, insanlığın kaderi artık operet figürlerinin elinde.

 

Tarihin büyük kısmını beklenmedik ve sırf beklenmedik olduğu için gerçekleşen, kestirilmesi mümkün olmayan sıradışı hadiseler oluşturur. Lâkin bizler, sanki gayb’ı bilebilirmişiz, bu tür hâdiselerin hayatlarımız üzerindeki etkisini ölçebilirmişiz gibi, buna dair teoriler, modeller, misâller geliştirmekle iştigal ederiz. Oysa “gayb’ı ancak Allah bilir, bir de Allah’ın bildirdikleri.” Bildiren olmadan gayb’ın bilinebileceği zannı sadece bir illüzyondur. Dolayısıyla gerçek ilim sahibi, bildiren olmadan gayb’ın bilinemeyeceğini bilendir. Zira hiç beklemediğiniz bir anda, ansızın çıkıp gelen tecelliler, ilâhîdir; “sistemdışı”dır, kaynağı biliminizin dışındadır, öngörebilmeniz için mükaşefenin fethine nail olan keşif ehlinden olmanız gerekir. Bunun dışındaki tüm bilme biçimleri, özneyle nesneyi karşı karşıya getiren, bilgiyi varlığın dışında bırakan bilme biçimleridir, tam bir tanıma sağlamazlar. Kullandığınız model ne kadar güvenilir olursa olsun, eşyada hakikati değil, sadece hükümlerini görürsünüz. Zira hayat hafızamızda yer eden görüntüsünden çok daha karmaşık, zihnimiz ise tarihi düz bir çizgiye dönüştürmek ve bu şekilde algılamak eğilimindedir. Bu da hadiselerin görünmeyen yahut pek az görünen mantığını alt üst ederek, bizi, nadir görülen ve hayatlarımız üzerinde büyük bir etkisi olan hadiselere karşı savunmasız bırakır. Dolayısıyla, “sır idraki”ni hafife alan ve “Mutlak Fikir”den hareketle temellendirilmemiş karmaşık sistemlerle düzen aradığınızda bulacağınız düzen düzensizlik olacaktır. Diğer taraftan, ABD’nin ve AB’nin jargonunda istikrarın anlamı istikrarsızlıktır. İstikrar, günün birinde ödenmesi gereken borç anlamına gelir. Dün, İran şahının ödediği bedel bunun bedeliydi. Peşinden Saddam, Kaddafi, Barzani hatta Apo aynı bedeli ödediler. Bugün Suud ödüyor. Hiç şüpheniz olmasın, yarın da Suud benzeri kokuşmuş rejimler aynı bedeli ödeyecektir.

 

“Bu millet”in başına gelebilecek en büyük felâket, Batı’da üretilmiş her şeyi Tanrı’nın kanunu hükmünde görüp, hiç sorgulamadan hayatımıza dahil ettiğimiz; Tanzimat’tan 1950’li yıllara kadar yaşadığımız süreçte geldi. Ve 15 Temmuz Halk İhtilâli’yle birlikte bu süreç tarihin çöplüğüne atıldı… En güzel neticelerinden biri de bu oldu. Müslüman Anadolu insanı ilk kez kendisine doğru diye belletilen yanlışların açmazından, çaresizliğin ezilmişliğinden kurtulup, sokakta kendi iktidarını kurdu. Allah’ın da yardımıyla, canını teslim etmeden, kendi kurduğu bu iktidarı artık kimseye teslim etmeyecektir. Ancak, “oynanan oyun” büyük ve plân şeytanî! İslâm’a karşı mevzilenmiş şer güçlerin seferberlik ilânıyla karşı karşıyayız… Türkiye’yi ve İslâm dünyasını teslim alma girişimi büyüyerek ve genişleyerek devam ediyor. Bu kuşatılmışlıktan sadece direnerek, dayanıklılık göstererek kurtulamayız. Bunlardan daha öte bir “şey”e; olmazları “olur”a, olurları “olmaz”a, zehri şifaya tahvil edecek bir bünyeye ihtiyacımız var. Arınmayı ve yenilenmeyi temin edebilecek tek-bütüncül yapı, BD-İBDA Dünya Görüşü’dür. Parça parça hakikatlerle “bütün” kuşatılamayacağına göre, bunun dışındaki tüm oluşumlar; “olması gereken”in “olan”a uydurulduğu bir dinamik olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir.

 

Aylık Dergisi 159. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Kategorilerin, Keyfiliği, -, Mevlüt, Koç,
Yorumlar
Haber Yazılımı