Haber Detayı
01 Mayıs 2018 - Salı 01:14
 
İbda Fikriyatında Ruh ve Beden Düalizmi -III- Burak Çileli
“İBDA Fikriyatında Ruh ve Beden Düalizmi” başlıklı üç saatlik konferansın III. bölümünün yayınlıyoruz.
Büyük Doğu-İbda Haberi
İbda Fikriyatında Ruh ve Beden Düalizmi -III- Burak Çileli

Ruh ve beden ikiliğine eski Yunan’da ilk değinen Eflatun’dan bazı bölümler okuyacağım. Oradan Salih Mirzabeyoğlu’na geleyim sonra. Eflatun’un mağara alegorisini biliyorsunuz. O mağarada yaşayan insanlar, mağaranın girişindeki tahta kuklaların, sadece mağaranın duvarına akseden gölgelerini hep görmekten dolayı, eşyanın, kâniatın varlığını o gölgelerden ibaret zannetmişler. Çünkü o mağarada yaşayan insanlar, zincirlenmiş durumdalar, mahpus durumdalar ve başka bir şey görebilmeleri mümkün değil. O zincirleri çözdüğünüz zaman, yani mağaradakileri mahpusluktan kurtardığınız zaman, asıl varlık zannettikleri gölge varlığın aslını, gölgeleri oluşturan tahta kuklaları arkalarında görürler diyor Eflatun. İşte bütün bir kâinat da, asıl varlık olan idealar âleminin kopyasıdır, gölgesidir Eflatun’a göre. Eğer bu gölge âlemin, görünüşler âleminin, hadise âleminin üzerine çıkacak derecede bilgilenirseniz, filozof olursanız, hakîm olursanız, yani kendi dilimizde söylersek, veli olursanız; kopya âleminden, gölgeler âleminden, kabuk âlemden, hadise ve hades âleminden kurtulup, bunların asılları olan idealar âlemine, küllî ruh âlemine ve “müşahede makamı”na, aynı zamanda “ihsan-Allah’ı görür gibi ibadet makamı”na erersiniz. Eflatun’dan kıyasla mevzuun aslını tasavvuftan işaretledik.

 

Pamukkale Üniversitesi’nden Fazıl Derbeder, “Platon (Eflatun), idealardan meydana gelen ve aklın sezgi gücü ile anlaşılabilen gerçek dünya ile, içinde yaşadığımız duyusal dünya arasında yapmış olduğu ayırıma paralel olarak, ruh anlayışını da geliştirmiştir” diyor yüksek lisans tezinde; “Ancak Platon, idea dediği gerçekliğin karşısına görünüşler âlemini koymakta -yani içinde yaşadığımız sefillerin sefili âlemi koymakta- ve düalist bir düşünceye ulaşmaktadır. Platon’un bu birbirine zıt iki âlem anlayışındaki düalizm, mağara benzetmesinde açıkça dile getirilmektedir.”      

 

Eflatuna göre ruh, idealar âleminde her şeyin hakikatini müşahede ediyordu; âlemin unsurlarından mürekkep -yani bize göre sefillerin sefili âlemden yaratılmış olan- beden zindanına hapsolduğu zaman, idealar âleminde kendisine malûm olan bütün ilimleri unuttu. Çünkü ruh, bedene ilişmekle zulmete bulanmış oldu. Mirzabeyoğlu, “insan” kelimesinin unutmak mânâsındaki “nisyan” kelimesinden geldiğini söyleyerek, “insan, nisyan ile mâlûldür” hikmetine atıfta bulunur. Bu minvalde de, Yasin Sûresi’ndeki, “öğrettiğimiz ancak hatırlatmadır” âyetini verir alt başlığı “Erkek ve Kadın” olan “İnsan” adlı eserinde. Eflatuncu epistemolojide, “anamnesis-belirsiz hatırlayış” teorisi olarak geçer. Yani bilgi dışarıdan öğrenilen bir şey midir, yoksa unutulmuş bir şeyin hatırlanması mıdır? Eflatun’a göre bilgi, unutulmuş bir şeyin hatırlanmasıdır; ruh, henüz ideler âlemi seviyesindeyken müşahede etmiş olduğu her şeyi, beden zindanına hapsolduğu zaman unutmuştur. Dünyadaki kopyalarını görüp, onlar üzerinde tefekkür ettikçe, kopyaların asıllarını hatırlamaya başlar. Ruh ne kadar yükselirse, eşyanın hakikatini de o kadar idrak eder. İBDA külliyatında Eflatun’un anamnesis teorisi, “insan, aradığının ne olduğunu bilmeden bulduğunun da ne olduğunu bilemez; bilinen ve bulunan aranır” formülasyonu etrafında İslâmî aslına irca edilip, eserler boyu muazzam çaplarda tafsilatına girilerek işlenir.

 

“Beden Ruhun Hapishanesidir”

 

“Beden ruhun zindanıdır, hapishanesidir” argümanı, bütün bir Batı tefekkürünü etkilemiştir. Aynı zamanda da ruh, Emr Âlemi’nde küllî iken, aşağıya indikçe kalb hakikatinde nefsi, yani senlik-benlik durumlarını meydana getirerek bir nevî “parçalanmıştır”. Yani senin ruhun, benim ruhum, şunun ruhu, bunun ruhu meselesi, aslında ruhun bedene taallûkundan, ilişmesinden ve meydana getirdiği nefs ile karışmasından kaynaklanan bir husustur. Aslında ruh tekdir; Küllî Ruh. O yüzden zaten veli, nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye ettikçe, ondaki “cüz’î ruh” küllîleşir, küllî ruh makâmına erer. Bu mânâda, “neslihan her yerde demektir” mevzuunda bahsettiğim gibi, o makam çok yüksek bir ilim makamıdır. Aynı zamanda, kâinata tasarruf etme gücü de yükselir. Yaşadığı telegram sürecinde, böyle bir güç artışından bahsediyor zaten Kumandan. “Telegram” kelimesinin ebced değeriyle, büyük derecelere çıkma, büyük işlere yükselme, derin ve gizli mânâyı araştırma anlamlarına gelen “tesvir” kelimesinin ebcedinin aynı olduğundan en başta söz etmiştik. Bunun, İdris Aleyhisselâm’ın 16 sene boyunca yemeden, içmeden, uyumadan bedenini ve nefsini muazzam derecede riyazete tâbî tutarak miraca mazhar olmasıyla alâkası bulunmaktadır. Mirzabeyoğlu, Telegramı da İdris Aleyhisselâm’ın yaşadığı bu süreçle kıyaslayıp, ima yollu olarak, Telegramın bedenime ve bedenim üzerinden nefsime bindirdiği bu yük yüzünden mânevî anlamda derecem yükseliyor, mânevî anlamda miraca çıkıyorum demeye getiriyor. Veli miracının peygamber miracından farkı, peygamberler hem bedenen hem de ruhen miraca yükselirler. Velilerin miracı ise ruhendir, bedenen değildir. Adına da seyr-i sülûk denir.

 

(Hasan Uğur- Hocam bir şey sorabilir miyim? Ruh, bedenin zindanıdır dediniz de. Beden zindanı, bizim kontrol edemediğimiz ve ayrıca bizi yoldan sapmaya zorlayan heva ve hevesler olmuyor mu?)

 

Elbette... Az önce bahsettiğim gibi, ruh aslında süflî âlemden hiçbir şeye ilgi duymuyor. Ruh ne zaman ki süflî âlemin unsurlarından yaratılmış beden zindanına hapsediliyor; o zaman birbirleriyle tanışıyorlar. Sonra ruh âşık oluyor bedene. Ruh eril, beden yani madde de dişil ya! Âşık olduktan sonra, beden üzerinden görme, duyma, işitme gibi bir takım sıfatlar kazanıyor.

 

(Bahattin Yeşiloğlu- Arkadaş oluyorlar.)

 

Arkadaş oluyorlar. Batı idealist felsefesinde tümüyle kötülenir ama Salih Mirzabeyoğlu’nun bakış açısı tümüyle kötümser değildir. Kötü tarafını da, iyi tarafını da söylüyor. Bakın size “İman ve Tefekkür” adlı eserinden aktarayım:

 

Ruh, cesede ilişince, ceset ruhtan hesabsız kemâller elde ettiği gibi, ruh da cesetten büyük faydalar devşirir. RUH, BEDENDEN DEVŞİRDİĞİ FAYDALARLA İŞİTİCİ, GÖRÜCÜ OLUR VE ONUNLA DİLE GELİR. RUH, BEDENLE HEYKELLEŞİR, ALICI OLUR -bakın, ruhun bedenle ünsiyet kurduğu zaman alıcılık özelliği kazanması, çok önemli bir husus- VE MADDE ÂLEMİNİN FİİLLERİNE ERER. İŞİTME VE GÖRME HÂSSELERİ BEDENDENDİR.

 

Demek ki ruh bedene ilişmese, tekâmül edemeyecek. Bu kaçınılmaz bir şey tekâmül açısından:

 

“Ruh bedene ilişince, aynı evin konukları olurlar. Hayli zaman bir yerde kaldıkları için birbirlerinden kemâl alırlar.”

 

Bakın ruh bedenden kemâl alıyor, beden ruhtan kemâl alıyor, değil mi? Eflatun felsefesinde bu yoktur işte. Kötümserdir Eflatun’da ruh ve beden ilişkisi. Hıristiyan teolojisine de oradan geçmiştir zaten. Hıristiyanlar müthiş derecede beden düşmanıdırlar. 

 

“Bu kemâller de gitgide sabitleşir. Birbirlerinden ayrılınca, birleşmiş sıfatlar silinmez. Ruh işitir, görür, hisseder. Mizaçları, sıfatları ve bilgileri ayrı iki insan bir müddet beraber bulunsalar, birbirlerinin mizaç, tabiat ve bilgilerinden pay alırlar. Ayrıldıkları zaman da, herbirinin öbüründen aldığı huy ve bilgi yerli yerinde kalır.”

 

Yeni fizikte de “ikiz etkisi” diye geçer bu husus; uzun süre yan yana bulunan iki taneciğin ayrıldıktan sonra da davranışları gözlemlendiğinde, biri Şam’a diğeri Bağdat’a gittiği hâlde, hâlâ eşzamanlı benzer davranışlar gösterdiği ölçülüyor.     

 

(Fazıl Duygun- Batı diyalektiğinin temeli tümüyle çatışmacı ve birbirini imha esası üzerine kurulu. İslâm’ın diyalektik yaklaşımı ise zıtları bütünleştirici bir terkibe kavuşturma prensibine dayalı.)

 

Hegel’de de vardır bu. “Zıtların birliği” der ama nitelemeye gelince, yerli yerine oturtmakta zorlanıyor. Şablonu Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nden almış; bu çok bariz gözüküyor. O bunu varlıktan kendi gözlemleriyle çıkarmamış. Çok belli yani. Bu şablonu almış bir yerden. Bunu oraya oturtmaya çalışıyor, buraya oturtmaya çalışıyor. İslâmsız yapmaya çalıştığı için tam oturmuyor. Ama şablonu oradan aldığı çok belli. O yüzden Salih Mirzabeyoğlu, biz diyalektiğe karşı değiliz, diyalektiğin nitelenmesine karşıyız der eserlerinde. Diyalektiğin aslı bizde; Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin ontolojisinde. O da Kur’ân’dan ve Hadis’ten süzmüştür zaten diyalektiği. Fazıl Derbeder’in tezinden Eflatun hakkında devam edeyim. Çünkü Eflatun felsefesi, Batı’da bu mevzuun temeli olduğu için mevzumuz açısından çok önemli:

 

“İdealar âlemi madde âlemi gibi düşünülmemelidir. İdeaları seyredenin etten ve kemikten bir insan değil saf ruh olduğu unutulmamalıdır.”

 

Ruh henüz beden zindanına hapsedilmediği için idealar âlemi, yani her şeyin aslının bulunduğu âlemi müşahede edebiliyor. Titus Burckhardt, tasavvuftaki Âyân-ı Sâbite ile de benzeştirir bunu. Ne kadar doğru bilemem ama bir tedai bağı kurulabilir belki.

 

İhsan Makâmı / Müşahede Mertebesi

 

“Bu ruhun yetenekleri elbetteki bir insanınkine benzemeyecektir. Yani saf ruh, ideaları bir insanın herhangi bir şeyi gördüğü gibi değil, Tanrı tasarısı olarak görmüştür.”

 

Allah her şeyin hakikatini nasıl görüyorsa, ruh da henüz bedene girmeden -yani ilişmeden- önce öyle görmüştür diyor Eflatun. Tasavvuftaki “İhsan-Allah’ı görür gibi ibadet makâmı” yahut “Müşahede mertebesi”... Nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesiyle ruh tecerrüd ettikçe, dervişin basiret ve ferasetinin artışı neticesinde varılan... “Eserde müessiri görmek” mevzuuyla da alâka kurabiliriz...  

 

(Hasan Uğur- Perdeler kalkıyor hocam.)

 

Perdeler kalkıyor ama Eflatun’un söylediği gibi tanrılaşmak değil bu. Eflatun, “insan, tanrılığını unutmuş bir varlıktır” der. Böyle bir söz abestir. İnsan, ilâhîliğini unutmuştur diyebiliriz. Seyr-i sülûk, ilahlaşma değildir, ilahîleşmedir; mevlâlaşma değildir, mevlânalaşmadır; rablaşma değildir, rabbânîleşmedir. Batı tefekküründeki bu türden çarpıtılmış hikmetlerin aslı İslâmdadır. 

 

Bu, Eflatun öncesi, Orfik dine dayanan bir düşüncedir. Orfik dinin de kökeni İdris Aleyhisselâm’a dayanıyor. Orfik dinin felsefedeki ilk temsilcileri Pisagorculardır. Bunlarda da riyazet disiplini vardır. Onlardaki matematik ilmi bugünkü matematik gibi değildir. Sezgisel bir matematiktir onlardaki. Bütün bir kâinatı matematikî bir bütün olarak müşahede ederlerdi onlar. Esrarengiz, tarikatvârî bir yapıdır bu Orfikler. Eflatun’un onlardan etkilendiğine dair bazı mevzular da geçiyor bu tezde.     

 

Phaidros diyaloğunda Eflatun, insan ruhunu üç kategoriye ayırır. İki atın çektiği bir araba alegorisi üzerinden anlatır ruhu. Bedene giren ruhun, süflî âleme olan temayülünü, arabayı çeken siyah at temsil ediyor. İdealar âlemine, ulvî âleme, üst âleme olan temayülü de beyaz at temsil ediyor. Arabayı süren sürücü de aklı temsil ediyor Eflatun’a göre. Akıl bu ikisini, birbirini iptal etmelerini önleyecek şekilde dizginlemek durumundadır. 

  

(Hasan Uğur- Hocam mal ve mülk edinme içgüdüsü ve cinsî içgüdüyü buna örnek verebilir miyiz?)

 

Tabiî ki verebiliriz. Vaktimiz olsaydı, ben bu mevzuyu Mirzabeyoğlu’nun “Parakuta’” adlı eserinden hareketle temellendirecektim. Ayrıca meselâ “telegram” kelimesi, ebced değeri itibariyle “avrat” kelimesine tekabül ediyor. Telegram’ı “sûnî nefs/yapay nefs” olarak sembolize ediyor Salih Mirzabeyoğlu; benim ruhumla Telegram arasındaki çatışma, ruhumun nefs ile çatışmasıdır demeye getiriyor. En kuduz nefsi, en kuduz içgüdüyü temsil eder Telegram. Telegram ile avrat kelimesi arasındaki ebced alâkası, Telegram’ın dişi vasfına delâlet eder. Nefs dişidir ya! Eril olan ruha nisbetle dişi nefs. Ama bu dişi, kötü tabiatı temsil ediyor. Bir de iyi tabiat vardır. Yani nefsin tezkiye olmuş hâli, iyi dişidir. Nefsin tezkiye olmamış hâli ise kötü dişidir. Meselâ aynı şekilde, Telegram cihazının başındaki -şimdi ağzımı bozmayayım!- pisliklere, mitolojik figür olarak ne isim takmıştı Kumandan?

 

(Seyirciler- Nymphalar!)

 

Nympha ne demek? Eski Yunan mitolojisinde su perileri mânâsına geliyor. Nymphalar, dişi unsurlar! Onlar bir nevî, nefsten gelen menfî havâtırı temsil ediyorlar. “Sünuhat” diyor buna; Telegram telkinlerini böyle mânâlandırıyor Salih Mirzabeyoğlu. O mânâlandırma üzerinden eser açılımları yapıyor. Dediğim gibi; ruh ve beden düalizminin, “BİR ve BİN” başlığı altında verdiğim şablonların, her yere uygulanabilir bir tarafı var. Tao felsefesinde de yin ve yang düalizmi olarak var diye bahsettik. Bunu Mirzabeyoğlu, Telegram vesilesiyle yaptığı fikir açılımları üzerinden aslına irca ederken daha da zenginleştiriyor. Mitolojideki Nympha figürüne atıfta bulunuyor. Hazret-i Ali’ye dünyanın güzel bir kadın suretinde gözükmesi ve onun bunu reddetmesi üzerinden dünyanın dişi vasfından bahsediyor. Batı’da bu tür metaforlar üzerinden muazzam bir birikim mevcuttur. Felsefe, sanat, edebiyat... Özellikle Fransız edebiyatında görürsünüz. Çünkü, Eflatun’daki “beden ruhun zindanıdır” görüşü, beden kötüdür, ruh bedene girdikten sonra hadesleşir-kirlenir mevzuu, gnostisizm adıyla müstakil bir ekol olarak çok işlenmiştir Batı’da. Fransız edebiyatı da gnostisizmden epey etkilenmiştir. O yüzden, yer yer Baudelaire’den iktibas yapmıştır Mirzabeyoğlu. Baudelaire’in Albatros şiiri; “Albatr” kelimesinin “mermer” mânâsına gelmesi. “Mermer”in de -mer deniz demek- “Mer-Mer”, yani “iki deniz”, yani berzah insan-kâmil insan mânâsına gelmesi... Bunlar tesadüf değil. Batı tefekkürü, İslâmî hikmetlerden, kavramların etimolojik kökenlerine kadar etkilenmiştir. İnsan-ı Kâmil’in yeryüzüne sürülmüşlüğünü, bir gemiye düşmüş albatros kuşu alegorisinden hareketle ifade ederken Baudelaire’in Albatros’u sembol olarak seçmesi rastgele değil yani. Salih Mirzabeyoğlu, Batılı felsefeciler, sanatçılar ve edebiyatçıların, görünüşte belli etmeseler de, muazzam bir Osmanlıca ilgileri olduğunu kendi gözleriyle müşahede ettiğini söyler. İslâm kaynaklarından ve tasavvuftan etkilendiklerini zaten her fırsatta söylüyor.

 

(Enes Duymaz- Fransız edebiyatında yaklaşım, olumsuz tarafındandır ama.)

 

Onu da şu bakımdan över. İslâm’dan alıp kendine mâlediyor, diyor. Kendi medeniyet sentezine katmayı başarıyor Batı. Bu bir kültür özümlemesidir, bu bakımdan takdir edilir diyor Mirzabeyoğlu. Bizim Müslümanlar olarak yapmamız gerekeni onlar yapıyor. Biz bunu yapmaya kalktığımızda, onlara dönüştük. Elma yemeye giderken elmaya dönüştük! Onlar elma yedi; yani İslâmî hikmetleri alıp kendi bünyelerinde kana dönüştürebildiler. Biz elma yemeye kalktık, elmaya dönüştük!

 

(Fazıl Duygun- Bunu, ruh ve nefs mücadelesine de misâl olarak verebiliriz. İslâm tasavvufunda, ruhun bedene ilişmesinden oluşan nefsin terbiyesi meselesinde, ruhun nefsi terbiye ederek kendine bağlaması, iyi nefs... Öteki türlü, ruhun nefsin emrine girip kendi asliyetini kaybetmesi, kötü nefs... Çatışma teorimizin temeli.)

 

Evet. Bütün savaş budur zaten. Bilerek veya bilmeyerek aslında herkesin yaptığı budur diyor Mirzabeyoğlu. Kâfir bile bu işi örtülü olarak yapar. Küfür, örtü demek ya! Hegel bu yüzden tez ve antitez düalizmini varlığın, hayatın ve tarihin aslî temeli olarak ortaya koymuştur. O da kendince bir Hak ve bâtıl düalizmi kurmuştur. Bunun mutlak prensiplerini bulamadığından dolayı, içini fazla dolduramamıştır, ayrı mesele.  

 

İhsan ve Müşahede Makamlarının Şehitlikle Alâkası

 

Bahsimize devam edersek; ruhun tekrar safiyet kazanması için bedenden kurtulması lâzım. Bedenin kayıtlayıcı ve aşağıya çekici bağlarından tecerrüd etmesi... Bunun için ölüm gerekiyor. Ölüm de iki türlüdür. Salih Mirzabeyoğlu’nun “İbda Diyalektiği” adlı eserinde, “Temel Ölçü-Şehitlik Şuuru” başlığı altında ele alınır. Birincisi, ruh kabzı anlamında âdi ölüm. Hepimizin bildiği ve vaktimiz geldiğinde başımıza gelecek olan... İkincisi için eserden aktarayım:

 

“İman Allah’a Resûlü’nün gösterdiği yoldan bağlanmak... Bunun hakikati, “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak.”

 

Yani ilahîleşmek, mevlânalaşmak, rabbânîleşmek...

 

“Bunun hakikati, Allah’ta fâni olmak, ölmeden ölme sırrına ermek, yâni velayet, yâni can vermek!.. Zâhir gözüyle “ruh kabzı” ve “can verme”nin aynı mânâda kullanılıyor olmasına nazaran bildirelim ki, “can verme” ve “ruh kabzı”, birbirinden ayrıdır; nefsin tezkiyesi ile ruhun safiyet kazanarak arş üstü emirler âlemindeki yerini alması ve KÜLLÎ olması mânâsına “can verme”, bu terk-i dünya işinin terkibî ifadesi, “ölmeden ölme sırrı”dır... İmanın hakikati budur!..”

 

Yani ruh, bedene ilişmesinden kaynaklanan kirlenmişliğini, zulmete bulanmışlığını, ya ruh kabzı mânâsında doğrudan ölerek kazanacak, yahut dünyadayken, bedene ilişmesinden kaynaklanan içgüdülerini, nefsânî temayüllerini, tezkiye ve tasfiye suretiyle ıslah ederek küllîleşecek. Buna “ölmeden ölme” deniyor ki, bu da bir şehitlik türüdür. “Şehid” ile aynı kökten “müşahede” makamına ve “İhsan-Allah’ı görür gibi ibadet” mertebesiyle alâkasına dikkatinizi çekerim. Bu mânâda İdris Aleyhisselâm’ın miracı üzerinden misâl vereyim; Hazret-i İdris’in, 16 sene boyunca yemeden, içmeden, uyumadan yaptığı riyazet, yani nefsi kırma disiplininden sonra erdiği Güneş makamında, bedeni ölü hükmündeydi diyor Mirzabeyoğlu. Ruha tam boyun eğmişlik anlamında ölü. Ölü, iradesiz olması bakımından dışarıdan gelen tesirle hareket eder hâle gelmiştir ya! Cansız, iradesi olmayan demektir. Beden öylesine ruhun tasarrufu altına giriyor ki, artık ölü hükmünde! Çünkü beden hayvandır. Hayvanın içgüdüsel olarak da olsa ruha mukavemet eden bir yönü vardır. Beden ruhun bineğidir. Beden ruha ilişmekle, aynı zamanda bir bineğin üstüne binmiş gibidir. Binek, süvarisinin hissiyle ve emirleriyle hareket eder ama bineğin kendisinin de ayrıca iradesi vardır. Dolayısıyla bizim gibi sıradan Müslümanların hep bu mücadeleyi yaşamamıza mukabil, velilerde binek yani beden ölü hükmündedir. Nefs tezkiye olduğu için, kötü tabiat iyi tabiata, kötü dişi iyi dişiye dönüştüğü için bedenin artık hiçbir mukavemeti kalmıyor ruha. “İradesi Allah’ın iradesi olmuş veliler” cümlesini hatırlayın İBDA külliyatından. Mirzabeyoğlu’nun “Telegram Feylesofisi” adıyla verdiği eserlerde bu, yine “İdris Kelimesindeki Kuddûsî Hikmet” üzerinden bedenin veya içgüdünün ruhlaşması diye geçer. “Esatir ve Mitoloji”den itibaren çok daha mufassal ve muazzam çaplarda işlemektedir Mirzabeyoğlu. Bu mevzular üzerinde derinleşmek istiyorsanız, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin Füsûs’ül-Hikem’inde “İdris Kelimesindeki Kuddûsî Hikmet” fassını çeşitli şerhlerinden okumanızı tavsiye ediyorum.

 

(Hasan Uğur- Yalnız bu riyazet disiplini, ister istemez nefse zulme dönüşmüyor mu bir noktadan sonra. Ahir Zaman Müslümanları olarak böyle bir şeye kalkışırsak...)

 

Hıristiyanvârî anlamda bedene muhalefeti kasdetmiyorum ben. Klâsik tasavvuf disiplininde bir mürşide intisab edersin. Rabıta edersin. Mürşid senin durumunu kollar. Ya zikrini arttırır. Yahut sende mürşidin tasarrufuna direnecek bir bedenî yahut kalbî bir marazdan dolayı kalbin kararmıştır filan. Sana, sen riyazet yapacaksın diyerek, ne yapman gerektiğini en ince ayrıntısına kadar anlatır. Lokmayı azaltarak evvelâ senin içgüdülerini, hayvanî yönünü zayıflatıyor ki, sen tasarrufu kabul edici duruma gelebilesin. İslâm tasavvufu dairesindeki disiplindir bu.

 

(Hasan Uğur- Nefsine zulme doğru bir gidiş olursa?..)

 

Mürşidin verdiği usûlün dışına çıkılmazsa zulüm denmez. Mürşide sormadan riyazet yapmak yasaktır tarikatta. Mürşid ne diyorsa ona riayet edilir. Çünkü senin mânevî durumunu, bünyeni, neye ihtiyacın olduğunu o görüyor. Sen kendini bilemezsin. Tarikata intisab eden için geçerlidir bu da. Müslüman, takva ile mükelleftir. Takvanın da dereceleri var tabiî. Temel seviyesi, Kur’ân ve Sünnet’e uymaktan başlar, nafile mertebesindeki üst disiplinlere kadar yükselir. Tarikat usûlündeki disiplinler bu soydandır. “Takva” kelimesi, “birr” kelime klişesinde “ihsan” ile eşanlamlı olarak “koyunu sevk etmek” mânâsına gelir. Koyun hayvan ya; bedeni, nefsi, iç güdüyü sevk etmek, kontrol etmek!.. Ben burada riyazetten, Salih Mirzabeyoğlu’nun, maruz kaldığı Telegram’ı, İdris Aleyhisselâm’ın yaşadığı riyazete benzeterek yaptığı fikir açılımlarını izah etmek için bahsediyorum. Nev’i şahsına münhasır bir seyr-i sülûk yaşıyor Telegram vesilesiyle. Bizler için taklidi mümkün bir disiplin olamaz.

 

“Abdülhakîm Koltuğu” Sembolündeki Delik ve Güneş

 

“Ölmeden ölme”, yani Salih Mirzabeyoğlu’nun Telegram vesilesiyle girmiş olduğu mânevî tekâmül, bedeninin ölü hükmü kazanarak ruhunun safiyete ulaşması, dolayısıyla İdris Aleyhisselâm’ın hem bedenen hem de rûhen yükseldiği Güneş makamına, kendi mizaç ve meşrebi icabı mânevi derece bakımından yükselmesi... Güneş bütün feleklerin kutbu olması, etrafında döndüğü bütün felekleri kendine tâbi kılması bakımından, “zamanın kutbu-zamanın sahibi” mevzularına çıkar dünya görüşümüzde. “Ölüm Odası”nın girişinde, bütün eserin toplayıcıları vasfındaki rüyalardan birinde geçen “Abdülhakîm Koltuğu” sembolünde bir çok mânâya gelen “delik”, Güneş’e işaret eder bu bahiste. Enteresan bir şekilde 1980 rakamı, İslâm eskatolojisinin ipuçlarını verecek bir tarzda hem ebced denkliği bakımından “İstikbâl İslamındır”a tekabül eder, hem de “Abdülhakîm Koltuğu”nun dolmaya başladığı miladî tarih olan 1980’e işaret eder. Hicrî olarak 1400’e karşılık geliyor! Yani onun seyr-i sülûk macerası, boş bir form olan “Abdülhakîm Koltuğu”nu muhteva olarak doldurmaya, 1980 tarihinden başlayıp, Telegram’ın başladığı 2000 senesinden itibaren daha hızlı ve derin bir safhaya geçiyor. Form ve muhteva ilişkisi, hukuk ve siyasî iktidar gibi mevzulara kadar kapsayıcı bir genişlik arzetmektedir. Ebced irtibatları üzerinden Hegel diyalektiğiyle alâkalandırarak daha söyleyebileceğim bir çok şey var ama mevzu dağılır. Birçok mevzuun temel şablonu olan ruh ve beden düalizmi bahsinin dışına çıkmak istemiyorum.    

 

Batı’dan, Eflatun’dan örnek verdik. Şimdi biraz da Şark klasiklerinden örnek verelim. Ölmeden ölmeyle, ruh kabzı farklı dedik. Velilerin yaptığı, ölmeden ölme rejimidir. Salih Mirzabeyoğlu’nun yazdığı “Ölüm Odası” adlı eser aklınıza gelsin.

 

Şimdi, İbn-i Sina’nın orijinal ismi El-Kasidetü’l-Ayniyyet’ür-Ruhiyye Fi’n-Nefs olan Ruh Kasidesi’nden Profesör Mahmut Kaya’nın kısa şerhleriyle aktarıyorum:

 

*“Çok yükseklerden süzülüp gelen gururlu ve nazlı bir güvercin sana kondu.”

 

Şerhi: Ruh, bedene hayat vermek ve onu yönetmek üzere kendi kutsal âleminden gururlu ve nazlı bir güvercin gibi süzülerek dünyaya inip ten kafesine konuk oldu.

 

Yücelerden sana gururlu, nazlı

Bir güvercin indi, bülbül avazlı.

Elçisi mi Rabb’in, yoksa nuru mu?

Hayatın esrarı hep onda gizli.

 

*“Açık ve peçesiz olduğu hâlde, kafa gözüyle bakan herkesten saklanmıştır.”

 

Şerhi: Akıl gözüyle bakanlara göre ruhun varlığı gayet açıksa da, duyularıyla algılamak isteyenler için o bir sırdır, görülmez.

 

Varlığı besbelli, bir bak yörene,

Aşk olsun fark edip onu görene!

Âlemde ne ulvî hakikatler var,

Ne bilsin gafiller, bundan köre ne.

 

*“İsteksiz olarak seninle ilişki kurduysa da, herhâlde senden ayrılması ona ağır gelecek ve acıyla kıvranacaktır.”

 

Şerhi: Ruh kendi anayurdunda mutlu bir hayat sürerken isteksiz olarak dünyaya inip bedenle ilişki kurduktan sonra içli dışlı olunca nihayet ruha nispetle harabeye benzeyen bedene uyum sağladı.

 

İndiği haneyi zamanla tanır,

Alışamaz önce, soğuk davranır.

Nihayet benimser ten kafesini

Ayrılırken bu kez ağlar, kıvranır.

 

*“Beğenemedi ve ısınamadı, ancak içli dışlı olunca, harabeyle bir arada bulunmaya uyum sağladı.”

 

Şerhi: Önceleri ruh bedenle ilişkiye yanaşmamış ve bir türlü ona ısınamamıştı. Fakat bu ilişki kurulduktan sonra içli dışlı olunca, nihayet ruha nispetle harabeye benzeyen bedene uyum sağladı.

 

Letâfet mi güzel, madde mi iyi,

Ne arar kafeste, bilmem ki neyi.

Özgürlüğü tadan bu zavallı kuş,

Nasıl sevdi hayret, bu viraneyi!

 

*“Bedenle ilişkisi sebebiyle, sanırım, saflığını koruyacağına dair verdiği sözler ile o yerleri unuttun.”

 

Şerhi: Ruh mutlu bir şekilde yaşadığı anayurdundan ayrılmakla kalmayıp saflığını ve temizliğini koruyacağına dair Allah’a verdiği sözü ve kendi kutsal âlemini de unutuverdi.

 

İnerken Allah’a verdiği sözü,

Unutup kirlenmiş tertemiz özü. -ruhun hadesleşmesi aklımıza gelsin-

Hatırlamaz olmuş anayurdunu,

Şimdi melûl mahzun, solgundur yüzü.

 

*“Öyle ki kendi merkezinin “M”sinden ayrılıp bitek olmayan inişin “H”siyle buluşuverdi.”

 

(Burak Çileli: Bu metin Arapçadan tercüme edildiği için inişin “H”si derken uymuyor tabiî. Bunun orijinalindeki iniş, Arapçadaki “hubut”tur. Süflîleşme mânâsına iniş demektir hubut. Nüzül kelimesindeki iniş mânâsından bu yönüyle farklıdır. Kur’ân-ı Kerim’de, Hazret-i Âdem’e ve Hazret-i Havva’ya, “inin aşağıya” mânâsındaki “ihbitâ” hitabıyla emir kipinde geçer bu kelime.     

 

Şerhi: Hayatın ilkesi ve merkezi sayılan ruh, kendi ulvî âleminden bayağı sayılan madde âlemine ansızın inerek, taşlı kumlu arazi gibi verimsiz olan bedenle buluştu.

 

Kendi âleminden ne kadar ırak,

Şimdi beden ona geçici durak.

Bitek olsa hani, yine gam değil,

Kupkuru bir iklim, topraksa çorak.

 

*“Böylece ağırın “S”si onunla ilişkiye geçince, önemli yerlerle ören yerleri arasında kalıvermiştir.”

 

Şerhi: Yoğun ve ağır olan beden, lâtif ve hafif olan ruhla ilişkiye geçince, ruh, önemli olan kendi anayurduyla yani ilâhî ve mânevî varlıklar ile ören yeri gibi değersiz beden arasında kalıp bocalamaya başlamıştır.

 

Lâtifse de kendi, maddeyi korur,

Arada zavallı bocalar durur.

Neler çeker neler fâni bedenden,

Çilesini garip, böyle doldurur.

 

*“Saflığını koruyacağına dair verdiği sözü hatırladıkça, sürekli olarak ağlıyordu.”

 

Şerhi: Ruh, madde ile ilişkiye geçtikten sonra saflığını yitirip kirlenmişti; fakat temiz kalacağına dair Allah’a verdiği sözü hatırladıkça, utancından ağlayıp gözyaşı döküyordu!

 

Nedir engel, ruhun tam kemâline?

Anlamaz hiç kimse, bilmez hâli ne.

Unutmuş Allah’a verdiği sözü,

O yüzden ağlarmış kendi hâline.

 

*“Güvercin, sürekli esen dört rüzgârın etkisiyle, izleri silinen harabenin başında öter durur.”

 

Şerhi: Ruh yalnız verdiği sözde durmadığı için değil, maddî varlıkların sahip olduğu sıcaklık, yaşlık, kuruluk gibi dört niteliğin etkisiyle yıpranıp yaşlanan bedene üzüldüğü için de sürekli ağlamaktadır.

 

Yıpranıp giderek, yaşlanır kafes,

Nice nevcivanlar şimdi tık nefes.

Güvercin bu hâle yanar yakılır,

Odur virâneden gelen yanık ses.

 

*“N’eylersin ki sık örgülü ağ ve bazı eksiklikler, güvercinin mutluluk veren o geniş zirveye yükselmesine engel olmuştur.”

 

Ruh için bir ağ ve kafes durumunda olan bedenin madde ile olan ilişkilerinden kaynaklanan bazı eksiklikler, onun kemâlinin o geniş zirvesine engel olmaktadır.

 

Sık örülmüş bu ağ olmasa eğer,

Bakarsın yücelir ta Arş’a değer.

Ruhun o zirveye yükselmesine,

Maddeyle ihtiras engelmiş meğer.

 

*“Nihayet bedenden ayrılıp asıl vatana yolculuk zamanı gelip çatmış, o geniş uzaya doğru göç, yola koyulmuştur.”

 

Şerhi: Artık ruhun konuk olduğu bedenden ayrılıp anayurduna dönüş zamanı gelmiş ve göç de yola düzülmüştür.

 

Vade tamam olur, diner fırtına,

Çileli güvercin döner yurduna.

Biterken hasretlik yeniden başlar,

Ayrılırken ağlar, bakar ardına.

 

*“Güvercin, geride kimsenin değer vermediği ve toprak olmak üzere bıraktığı her şeyden ayrılmıştır.”

 

Şerhi: Nihayet ölümle birlikte ruh bedenden ayrılmış, geride artık kimsenin değer vermediği, toprak olmak üzere terk edilen ceset kalmıştır.

 

Burkulur yüreğim güller solunca,

Söner ümit nurum süre dolunca

Servi boylu ay parçası güzelin

Kim bakar yüzüne toprak olunca.

 

*“Güvercin uykuya dalıvermiştir. Perde açılınca uykulu gözlerle göremediklerini görmeye başlamıştır.”

 

Şerhi: Ölümle birlikte ruh, maddenin tutsağı olmaktan kurtulmuş, bedenle birlikte iken, tıpkı uyurgezer gibi görmediği nice hareketleri görmeye başlamıştır.

 

Dalınca güvercin o son uykuya,

Anlar ki bu hayat tümüyle rüya!

Neler görür neler, kalkınca perde.

Sonsuzluğu yaşar, haz duya duya.

 

*“Artık güvercin, yüceliklerin zirvesinde şakımaktadır, çünkü ilim yüksek olmayanları yükseltir.”

 

Şerhi: Nihayet ruh, beden kafesinden kurtulup anayurduna dönmenin ve dünyada iken bir türlü anlayamadığı hakikatlerin sırrına ermenin sevinciyle bayram etmektedir. Bu mutluluk, ruhun bilgi ile aydınlanmasından kaynaklanmaktadır, çünkü bilgi aşağı düzeydekilerin yükselmesi için biricik vasıtadır.

 

Yaşadıktan sonra bu macerayı,

Görüp tanımıştır, o maverayı.

Öter bilge kuşum Tuba dalında,

Artık onun yeri cennet sarayı.

 

Böyle devam ediyor kaside. Şimdi, İbn-i Sina da Eflatuncu ve Aristocu bir filozoftur. Biliyorsunuz Müslüman değil bu adam. Dinden çıkıyor sonrasında. Onun ruh ve beden taallûkuna, macerasına dair nitelemeleri de kötümserdir dikkat ettiğiniz gibi. Aynen Eflatuncu görüşü yansıtıyor Ruh Kasidesi’nde.

 

(Hasan Uğur- Ama hocam bazı kesimler hâlâ onu ve o çizgidekileri Müslüman filozof diye anarlar.)

 

O tür görüşler var ama bu konularda İmâm-ı Gazalî Hazretleri’ni ve İmâm-ı Gazalî Hazretleri’nden mülhem Salih Mirzabeyoğlu’nun görüşlerini esas almanızı tavsiye ediyorum.

 

İbn-i Sina’nın kötümser bakışı... Bu konuştuğumuz hususlar, “teodise-kötülük problemi” bahsinde de tartışılmaktadır. İyimser teodise ve kötümser teodise olmak üzere ikiye ayrılır kötülük problemi. Ruh ve beden ilişkisinin kötümser nitelenişinin hakikati vardır. O da İslâm’dadır; “sefillerin sefili âlem” diyoruz değil mi Âyetten hareketle? Beden de o süflî unsurlardan yaratılmıştır diyoruz. Demek ki kötümser bakışın bir hakikati var. Ama bunu bütünüyle merkezîleştirmemiştir İslâm. İBDA külliyatından aktardığım gibi; beden ruhtan hesabsız kemâller elde etmek için, ruh ise bedenden büyük faydalar devşirmek için bir araya geliyorlar.    

 

Aylık Dergisi 163. Sayı             

Kaynak: Editör:
Etiketler: İbda, Fikriyatında, Ruh, ve, Beden, Düalizmi, -III-, Burak, Çileli,
Yorumlar
Haber Yazılımı