Haber Detayı
06 Ağustos 2020 - Perşembe 09:55
 
Her Günün Sabahında - Zeynel Abidin Danalıoğlu
İnsanların kendilerinden önce başkalarından beklentileri olması beni rahatsız etmeye başladı. Kendini hiçbir tamamlığa erdirmeden başkalarını çekip çevirmeye çalışmaları sinir bozucu. Bu, kelin saç için başkalarına bakım tavsiyeleri vermesine benziyor. Ah, ilacı olaydı…
Edebiyat Haberi
Her Günün Sabahında - Zeynel Abidin Danalıoğlu

Kendimi hiçbir şey yapamayacak, hiçbir yere gidemeyecek, hiçbir şey hayal edemeyecek  kadar yorgun hissediyorum. Bu bedenî değil ruhî bir yorgunluk. Ne zaman bu kadar birikti ve beni böylesine kötürüm bir hale koydu, bilmiyorum. Fakat bazı şeylerden huzursuz olmaya başlamıştım. Hep okları başkalarına çevirsem de içten içe biliyorum ki, en başta kendimden huzursuzluk duyuyordum.

 

İnsanların kendilerinden önce başkalarından beklentileri olması beni rahatsız etmeye başladı. Kendini hiçbir tamamlığa erdirmeden başkalarını çekip çevirmeye çalışmaları sinir bozucu. Bu, kelin  saç için başkalarına bakım tavsiyeleri vermesine benziyor. Ah, ilacı olaydı…

 

Kahvehanede sandalyenin ucuna hemen kaçıp gidecekmiş gibi oturmuştum. İhtiyarlardan veya tanıdıklardan birinin bana babam, ev veya kendim hakkında sorular sormasından çekiniyordum. Hiç bitmeyecekmiş gibi bir sorguya girişirler. Bir de bakmışsınız hiç de istemediğiniz şeyleri izah etmek durumunda kalmışsınız. İnsan kendi gölgesiyle bile bu kadar hasbi hal etmez. Her şeyi merak ederler, cevabını merak etmeseler de bir soruları mutlaka vardır. İnsan yardım da etmeyecekse evin çatısının tamiratının ne zaman biteceğini niçin sorar? Anlatırsınız. Bir yığın tavsiye alırsınız. Ama sadece sözler vardır ve insanlar sözlerin icra olmadıktan sonra hiçbir keyfiyetinin olmadığını idrak etmezler. 

 

Köprünün altından çok sular aktı; geçen zamanı, acıları anlatmak için bunun gibi ne güzel tabirlerimiz var böyle. Hiçbir şey aynı değildir, sürekli bir değişim vardır, fakat biz, her şey aynıymış gibi davranırız. Oysa en başta değişen biziz. İnsanların inatlarıyla yarışamazsınız. Yarışmamak da lazım zaten. O yüzden ben akıntıya karşı yüzmekten beter olan insanların inatlarına karşı koymaktan vazgeçtim. İnsandaki inanç ve inat kadar kuvvetli bir şey yok. Her ikisi de demirden dağları eritecek kadar kuvvetli. Hatta inanç ve inat arasında kuvvetli bir bağ olduğuna inanıyorum.

 

Fuat içeri girdi ve beni görmüyormuş gibi içerdekileri süzdükten sonra ortaya selam verdi. Benden başka mırıldanarak birkaç kişi daha selama karşılık verdi. O da benim gibi, hemen kalkacakmış gibi, sandalyeye oturdu. Eliyle ocağa doğru çay işareti yaptı. Burada herkes birbirini tanır ve açık, demli bir şey söylemez, istediği çay istediği kıvamda Osman abi tarafından hemen önüne konur. Fuat birdenbire masaya beş adet banknot attı. Çok ehemmiyet vermediği bir şey yapıyormuş gibi, yüzüme bile bakmadan pencereden dışarı baktı.

 

“Nedir bu?”

 

“Sana olan borcum.”

 

“Al şunu, sana borç diye vermemiştim.”

 

“Yapma, biraderim bu da az bir para değil, bir de ben senin vaziyetini bilmeden para almışım. Senin de o ân ihtiyacın olduğunu bilmiyordum. İnat etme”

 

“Şu sözünden sonra almam. Ne inatçılığımı gördün benim?”

 

Gönülsüzce gelen çaylara doğru baktım. Osman abiye bir eyvallah çektim. Fuat parayı aldı, koluma girdi:

 

“Gel dışarıda oturalım, birer sigara içeriz.”

 

“Ben sigara içmem ki.”

 

“Ama ben içiyorum. Hadi, gel.”

 

O arada parayı cebime koymuştu bile. Çok savruk, çok umursamaz, fakat tuhaf bir şekilde çok candan biriydi Fuat. Kendini sevdiren bir tarafı vardı. Sigara uzattı, aldım. Hep böyle olurdu, sigarayı arkadaşlara ayak uydurmak için alır elimde evirir, çevirir, arada bir dudaklarıma götürür, ama yakmazdım. Bu defa çakmağı elinden alıp yaktım. Fuat da şaşırdı.

 

Benim tanıdığım Fuat şaşırmaz, korkmaz, heyecanlanmaz, hatta ağlamazdı. Hercai bir yaratılışa sahibdi. Onu ilk ve tek ağlarken görüşüm babasının defninden sonra mezarlıkta başka bir mezarın kenarına oturup ağlamasıydı. Ona söyleyecek hiçbir söz bulamıyordum. Babası ölmüş birine ne diyebilirsiniz ki! Elimi omzuna koyduğumda bana şöyle demişti: “Babam bana yine bir zaman serzenişte bulunurken demişti ki, gün gelir benim yokluğum içine dert olur. Hep ona bir kızgınlığım vardı, her işine, her sözüne muhalefet etmeyi vazife edinmiştim.” Başını ıslak gözleriyle bana çevirdi ve “Şimdi ben kime kızacağım?” dedi. O ân bu bana çok tuhaf gelmişti. Oysa o günden sonra anladım ki, bir baba bütün başka şeylerin yanında, kızmak için bile ihtiyaç duyacağımız bir büyüklüğü temsil ediyor. Baba sanki bir fikrin antitezi gibi evladın gelişip yetişmesi için ona bütün ilk örnekliği gösteren baş aktör mevkiinde. Fakat biz bunu anlayana kadar “Ah, keşke…” diyeceğimiz zamana geliyoruz.

 

Fuat pat, diye dizime vurdu.

 

“Neydi o söz; seni öldürmeyen yaşatır mı?”

 

“Güçlendirir.”

 

“Evet, ne zamandır aklıma takılmıştı, sorayım, dedim. Ya bizi öldürmeyen, bize yardım ediyorsa.”

 

“Böyle klişelere prim vermemek lazım. Bu söz tam vahşi batı kanunu. Batılı, hayatın temel prensiplerini bulmak yerine, kendi çıkarları için hayvani bir takım dürtüleri kanunlaştırma yoluna giderek kendine çözüm bulmuş.”

 

“Vahşi kapitalizm, diyorsun; altta kalanın canı çıksın. Ondan sonra insanın yaşama hakkı, insan hakları falan.” Bana dönerek bir şeyi yeni fark etmiş gibi, “Bir insan senin boğazına basarken senin yaşama hakkından ve temel haklarından bahsediyor, ne güzel değil mi! Bu dünyada yaşamak için zeki bir katil olmak lazım.”

 

“Katillik yaparak mı, yaşayalım?”

 

“Niçin olmasın, baksana batılı devletlere, kusursuz bir cinayet şebekesi gibi hareket ediyorlar. Önce asıyor sonra kanunları yazıyorlar.”

 

“Nereden çıktı bütün bunlar?”

 

“Ne bileyim aklıma takıldı işte. Niçin başkalarının isteklerine göre yaşıyoruz ki?”

 

Başkaları… İnsanın bu dünyadaki en büyük derdi, başkaları; şeytan da başkasıydı. Sanki bu sözleri söyleyen ben değilmişim gibi:

 

“Başkasını başkası olarak görmeden bir bütünlük fikri içinde hareket edebilirsek o zaman mesele kalmaz.”

 

“Ne diyorsun sen be?”

 

Ona baktım ve çatık kaşlarından bir mânâ çıkarmaya çalıştım. Ve ne dediğimi o ân fark ettim.

 

“Yani ferdin çıkarından ziyade, ferdi toplum için gören bir bakışla kendimizi bir bütünün parçası olarak hissedebiliriz.”

 

“Yani komünizm mi?”

 

“Dediklerimden bu mu anlaşılıyor gerçekten.”

 

“Ne bileyim, onlarda hiçbir mülkiyet hakkı yoktur biliyorsun.”

 

“Hayır, komünizm toplum için yaşamanı istemez senden, komünizm devlet için de yaşamanı istemez, hatta hiçbir şey için yaşamanı istemez; zira hayatın bütün temelini madde olarak gören ve maddeden sübjektif kanunlar icad ederek bunu hayatın prensipleri olarak gösteren ve seni meta için yaşamaya metalaşmaya mecbur eden bir sistemdir komünizm.”

 

“Kısaca komünizm insanlara mal mı, diyor!”

 

Mal, derken ki sözü imalı bir şekilde vurguluydu. Gayri ihtiyari güldüm.

 

“Sendeki şu anlamazlıktan gelen, ama her şeyi kısaca izah eden zekâya hayranım.”

 

Elinin tersi ile omzuma vurdu.

 

“Haydi, gel sana bir şey göstereceğim.”

 

Ayağa kalkar kalkmaz sendeledim. Ama sezdirmedim. Sigara başımı döndürmüştü. Bilindik yollardan bir süre yürüdük. Bir şey sormadım. Sadece Fuat’ı takib ediyordum. Kırmızı Minare Sokağı’na geldiğimizde bir süre etrafına bakındı. Çocuk bağırış çağırışlarını duyunca, avının sesini duyan bir yırtıcı gibi, oraya kulak kabarttı. Parkın köşesinde bir el arabasının etrafını çocuklar sarmıştı.

 

“Bak bu işi yapacağım, ne dersin?”

 

“Pamuk helva mı, satacaksın?”

 

Yüzüme kaşlarını çatarak baktı.

 

“Pamuk helva ne ya hu? Pamuk şeker o.”

 

“Sahi helva nereden çıktı! Aklımda ne varsa artık.”

 

Fuat tezgâha yanaştı.

 

“Selamün aleyküm Alaeddin abi. Hayırlı işlerin olsun.”

 

“Ooo, sağ ol, yeğenim. Ne var ne yok?”

 

“Ne olsun, kovalıyoruz bir şeyler.”

 

Çocuklardan sadece ikisi pamuk şeker aldı. Sadece onların parası vardı demek ki. Fuat:

 

“Abi versene bize de iki tane.”

 

“Beş olsun.” dedim elleri boş çocuklara bakarak.

 

“Ne yapacaksın beş taneyi o kadar mı çok seviyorsun pamuk şekeri?” dedi Fuat. Ona çocukları işaret ettim.

 

“Bu bizim çocukluğumuzun heyecanıydı. Daha hâlâ seven çocuklar varken nasiblensinler.”

 

Çocukları çağırdım. Onları önümüzde sıraya soktum. Hepsi pamuk şekerleri ile mutlu mesud yanımızdan ayrıldılar. Ama içimde ben onlardan daha büyük bir mutluluk tadıyordum.

 

Fuat bizim pamuk şekerlerimizi eline aldı ve Alaeddin abiye işin kazanç kısmını sordu. Alaeddin abi de ona işin meşakkati yanında güzelliklerini ve tabii kazanç kısmını anlattı. Eski adamların kanaatkârlık mevzuunda bizim anlayamayacağımız bir tabiatları var. Onlar bize ne kadar tavsiye ve telkinde bulunurlarsa bulunsunlar her zaman çıkarımızın ne olacağını ve daha fazla kazanıp kazanmayacağımızı merak ederiz. Ama onlar her zaman nimeti kazanılmış bir günü, az veya çok, her zaman kazançlı görürler. Kuş misali günlerini idare edebilecek ve nasiblerine düşecek olana her zaman razı bir mizaçları var.

 

Çocuklar gibi, elimizde pamuk şekerlerle parktaki çardağa geçtik.

 

“Nasıl?”

 

“Harika!” dedim, oturduğum yerden hâlâ tezgâhı başında bir çubuğun etrafına bir büyüyü doluyormuş gibi hamarat bir şekilde çalışan Alâeddin abiye bakarak.

 

“Değil mi? güzel para kazanılır bundan.

 

“Hayır, harika olan bunu düşünmek. Şekeri bu kıvama getirerek, onu bir çubuk etrafına dolamak ve sonra bunu ticari mal hâline getirmek fikri, bütün bunların hepsi harika. Bunu  ilk yapan adamı düşünsene.”

 

“Allah razı olsun, pamuk şekeri icad eden pamuk gibi abimizden! Biraz da benim fikrime dair fikirlerinizi alsam Fikri Bey!”

 

 “Sen, Alaeddin abi gibi, sebat gösterebilecek misin, onun gibi sokak sokak dolaşıp yorulmayı göze alabilecek misin?”

 

“Sokak sokak dolaşacağımı kim söyledi? Ben bunu değişik bir ambiyansla bir dükkan açarak yapmayı düşünüyorum. Tarz bir yer olacak. Gelenekleşmiş bir işe yani bir bakış açısı getireceğim.  Biraz Amerikanvari bir ortam. Nasıl?”

 

“Böyle konseptler her zaman tutmayabilir, ayrıca kârlılık açısından düşünürsek beklediğin parayı kazanmayabilirsin; vergiler, ruhsat, kira şu bu…”

 

“Yeter! Anladım, daha oyuna yeni giren oyuncuyu ısınamadan yedek kulübesine gönderdin. Ben de en büyük desteği senden görmeyi bekliyordum.”

 

“Destek ayrı, gerçekler ayrı.”

 

Bana bakmadan yıkılan bir hayali seyreder gibi:

 

“O gerçekler bir tek bize gelince işliyor. Herkes yolunu buldu, biz bu yaşa geldik hâlâ bir şeyler yapacağız!”

 

“Ne varmış yaşımızda, daha yirmi yediyiz.”

 

Elini, boş ver, gibilerden boşluğa salladı. Sonra hiç bunları konuşmamışız gibi, pamuk şekerini yemeye koyuldu.

 

Etrafımdaki sohbetler hep bir yerde gelip dünyalığa dayanıyordu. Dünya bitmeyen bir iştihası varmış gibi insanları kendisine ram eden bir boşluktan başka bir şey değil oysa. En iyimiz, dürüstümüz bile evladu iyal davası diyerek bu girdaba kapılıyor. Evet, daha yirmi yediyiz, ama hiçbir şey olamadığımız doğru, oysa tarih yirmi yedisinden önce dünyaları  fethetmiş kahramanlarla dolu.

 

Fuat elini hayıflanır gibi dizine vurdu:

 

“Bizim yaşımıza gelenler çoktan yatlara katlara kondular. Bizim hiçbir şeyimiz yok.”

 

Bu tam olarak doğru sayılmazdı. Daimi bir işde çalışmıyor olsak da pekâlâ ailemin maddi durumu iyiydi. Fuat da babasından kalan birkaç dükkân ve daire sayesinde yokluk çekiyor değildi. Aç kalmazdık yani. Ben karşılık vermeyince ikimizde sessizce caddeden gelip geçenlere ve arabalara bakmaya başladık. O esnada parkın caddeye bakan taraftaki kaldırımda saçı sakalı birbirine karışmış, büyük, naylon bir çuvalı sırtına vurmuş, güzel yüzlü ama bakımsız bir adam geçiyordu. Neredeyse yıpranmamış elbiseleri her ân dökülecek gibiydi. Ve o elbiseler içinde her şeyi ile kirlere batmış gibi görünüyordu. Adam birden dikkatimi çekmişti. Çöp tenekelerinin içine baktı. Yoluna devam etti. Benim adama baktığımı fark eden Fuat da adamı takib etmeye başladı. Adam köşeyi dönüp caminin sokağına girdi. Kaldırıma toplayıcılar alıp götürsün diye itina ile istiflenmiş ve bağlanmış karton kutular vardı ve hemen yanında da bir çift ayakkabı. Adam ayakkabıların yanına ayağını koydu, göz kararı ölçü alıyordu. Ayakkabılarına baktım. Kaldırıma bırakılan ayakkabılardan daha fena durumdaydılar. Adam ayakkabıları eline aldı ve evirip çevirmeye başladı. Sırtı bize dönüktü. Fakat sanki biri haber vermiş gibi birden çardaktan tarafa döndü ve bize baktı. Nasıl bir ateş bastı içimi. Ayakuçlarıma baktım hemen. Fuat çoktan sahil tarafına çevirmişti başını. Yan bir bakışla adama baktım, yüzünde tuhaf bir gülümseme vardı. Bizim halimize mi gülüyordu acaba? Nasıl gülebiliyordu o haldeyken? Adam arkamızdaki yoldan dolandı ve elinde ayakkabılar yürümeye başladı. Fuat ile utana sıkıla göz göze geldik.

 

“Sakın ağzını açıp bir şey söyleme!”

 

“Tamam, canım bir şey demedim.”

 

Dünyada insanın nefsini doyurabilecek bir şey yok galiba. İnsanlar mevcudun doyumsuzluğundalar. Öyle bir doyumsuzluk ki, mevcudun ne ifade ettiğini ve nasıl elde edildiğini dahi idrak edemiyoruz; onun bizim için kıymetini de. Fuat’ın yüzüne suçluluktan doğan kara bir ifade çökmüştü:

 

“İnsan her gün uyanır da bu hayata nasıl katlanır?”

 

Kastettiği bizim hayatımız mıydı, yoksa arkasından bakakaldığı o adamın hayatı mıydı, bilmiyorum. Sırf bir şey söylemiş olmak için:

 

“Her sabah yeni bir şeyler olacak ümidi…”

 

Fuat başını bana çevirdi ve sonra dalgın bakışları yere düştü. Başını kederli insanlar gibi salladı. İnsan her sabah uyanır da yokluk içindeki insanların hâllerine şahid olur ve hayatına nasıl devam eder? İnsan her sabah uyanır da, felaketlerin olduğunu bildiği bir hayatta yaşama gücünü nereden elde eder? İnsan her sabah uyanır da, bunları düşünmeden nasıl yaşar? Sorular, sorular, son günler de zihnimde kıymık gibi dolanan sorular. Yaşamak inadı mı inancımızı var ediyor, yoksa inancımız mı yaşama inadını…

 

İşte ben de dünyalığımın peşine düşecek veya kendime başka bir yol çizecektim. Evet en iyisi yeni bir yol. Fakat bu o kadar zor ki. İnsan inanmak için yaratılmış, fakat inanmamak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım hiçbir şeyin değişmeyeceğine kapıldığım o ânlardan birindeyim. Neyiz biz;  ölüme koşan kahkaha korosu!.. Bir ân ağlar, ağlar gibi yapar ve hemen ardından hiçbir şey olmamış gibi şen şakrak hayatımıza devam ederiz.

 

Fuat çok derinden bir iç çekerek samimiyetle:

 

“Bir ân gelse, her şeyin ama her şeyin güzel olduğu bir an, sadece güzelliklerin olduğu…”

 

“Sen cenneti istiyorsun.”

 

“Hayır, ben kötülüklere rağmen her şeyi güzel kılabilecek, düştüğü yerden ümidle kalkacak insanlar istiyorum.”

 

“Bu dediğini ancak peygamberler yapabilir.” Fuat bana anlamak ister gibi kaşlarını çatarak baktı. “Peygamberler köprünün ötesini vaad eder her zaman, asıl bütün güzellikler karşı taraftadır, kim bunu bilip de karşı tarafa geçmek istemez ki? Kim o inançla yaşamak istemez ki?”

 

“Köprü…” dedi Fuat dalgınca, “Köprüyü geçmek lazım.”

 

Başımı iki yana salladım:

 

“Köprü biziz.”

 

Birden başını kaldırdı, yüzünde dehşete kapılmış bir ifade vardı. Kuru kuru yutkundu. Gözleri yere düştü, sonra sokağın sonunda köşeyi dönmek üzere olan adama baktı.

 

Aylık Dergisi 190. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Her, Günün, Sabahında, -, Zeynel, Abidin, Danalıoğlu,
Yorumlar
Haber Yazılımı