Haber Detayı
03 Eylül 2019 - Salı 16:37
 
Dr. Şakir Diclehan: Üslup Çilesi Olmadan Edebiyat Yaşayamaz
Dr. Şakir Diclehan: Edebiyat, başlı başına üslûp meselesidir. Bir ata sözümüz var; “Üslûb-u beyân, ayniyle insandır.” Üslûp, şahsiyet sahibi olmaktır yani... Ortaya bir üslûp koyan şahsiyetlerden mahrum oluşumuzdan dolayı ses getirecek, kalıcı olacak eserler maalesef doğmamaktadır.
Söyleşi Haberi
Dr. Şakir Diclehan: Üslup Çilesi Olmadan Edebiyat Yaşayamaz

Sizi tanıyabilir miyiz?

1947, Diyarbakır doğumluyum. Suriçi’nde büyüdüm. İlköğretime iki yıl ara verip medreseye devam ettim. Daha sonra 7 yıl İmam Hatip Okulu’na devam ettim. Merhum Menderes’e darbe yapıldığında ikinci sınıftaydım. O dönemde İmam Hatip mezunlarının üniversiteye girme hakları yoktu. Ben de sınavlara Ziya Gökalp Lisesi üzerinden girip diplomamı almıştım. Bu diplomayla 67’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne devam etmiştim. 1966’da ise Yüksek İslâm Enstitüsü’ne başladım. Doktora çalışmalarıma zemin olsun diye Kırklareli Vize ilçesine vaiz olarak tayin yaptırdım. Cuma günleri gidip geliyordum. 1971’de Edebiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra o dönem “esas tez” ve “yardımcı” tez olarak iki farklı tezden “esas tez”i seçip, Mevlanâ Celaleddin Rumî’den Tanzimat’a kadar Eski Türk Edebiyatı üzerine yani Osmanlı edebiyatı üzerine çalıştım. Doktora tezim, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri üzerine oldu. Maalesef üniversite çevrelerinde yaygın görülen hasetlikler nedeniyle asistanlığı kazandığım halde ancak 1975’te resmî asistan olabildim.

 

 

“Üç Kategoride Türkiye Üniversiteleri”

 

 

Henüz YÖK’ün kurulmadığı dönemden bahsediyorsunuz değil mi?

 

Evet; YÖK, 1983’te İhsan Doğramacı’nın girişimleriyle kurulmuştur. Askerî vesayet rejiminin kontrolünde...

 

Daha önce nasıl bir idare söz konusuydu?

 

O dönem üniversiteler arası bir kurul vardı. Bugüne göre daha özgürdü. O dönem zaten beş ilde üniversite vardı. İstanbul, Ankara, İzmir, Erzurum ve Trabzon Karadeniz Teknik Üniversitesi... Gerçekten de nitelikli insanların yetiştiği bir dönemdi. Tekniğin bu kadar ilerlemesine rağmen bugün hazırlanan doktora tezleri, o dönemin “mezuniyet tezleri” ayarındadır. Hatta ben üniversiteyi 20. Asır içinde üç kategoride değerlendiriyorum. Birinci grup, “Üniversite Kanunu”nun çıktığı 1933 yılına kadar gelen hocalar dönemi. Bunlar içerisinde gerçekten ses getiren hocalar vardır. İzmirli İsmail Hakkı, Babanzade Ahmet Naim. 1933’te bu kanunun çıkışıyla, o zaman kadar ismi Daru’l Fünûn olan İstanbul’daki kurumun adı “üniversite” olarak değiştiriliyor. O kanunla birlikte bir gecede 1000 kadar değerli hoca kendilerini sokakta buluyor.

 

Tek Parti’nin “Atatürk” dönemi öyle mi?

 

Evet. Hatta onun teklifiyle Norveç’ten getirilen yabancı bir hocanın düzenlediği raporlar neticesinde rejim ve ideolojisi ön plânda tutulmak suretiyle bir üniversite reformu yapılıyor. Bu rapordan önce “dinde reform” çalışması düzenleyecek bir komisyon oluşturuluyor. Başkanlığına Fuat Köprülü’yü getiriyorlar. En büyük kötülük olarak bu komisyonun görüşüyle ezanın Türkçe okutulmasıdır. Yıl 1932... Amaç, Cumhuriyet’in ilânıyla birlikte “eski”nin tüm izlerini silmek ve tabir yerindeyse yeni bir takım “fidanlar” dikmek, yeni bir “orman” meydana getirmek.

 

 

“10 yılda 15 milyon genç...”

 

 

“On yılda yeni baştan bir nesil yarattık” sloganı... İkinci dönem ise, 1933’ten başlayarak 1983 darbesine kadar süren hoca grubunun görüldüğü dönemdir. İlk dönemdeki kadar olmasa da değerli hocaları olan bir dönem. Mesela bize hocalık yapmış olan Arap, Fars, Fransız, Türk dil ve edebiyatlarına hakkıyla vakıf büyük metinlerin şerhçisi Ali Nihat Tarlan vardı. “Ocağa incir dikilme” ise 1983’te başlıyor.

 

Bu dönemdeki tasfiyenin gerekçesi neydi?

 

Gerekçeleri şuydu; o dönemde üniversitelerde birtakım anarşi olayları baş göstermişti. 70’lerin ortasından itibaren cinayet dahil, boykotlar ve anarşi vardı. 1981’de ben doçent olmak üzereydim. Şahsımı bu imkândan mahrum ettiler. O dönem iki kesim mercek altında tutuluyordu. İlki, dindar olanlar, diğeri ise doğulu olanlar; “sakıncalı” görülüyordu. 83’te kurulan beş kişilik resmî heyet, İhsan Doğramacı başkanlığında yeni bir üniversite kanunu hazırlandı. Amaç, “Tevhid-i Tedrisat” kanununu hayat geçirmek yani eğitimin tekelleştirilmesi. O dönem Yüksek İslâm Enstitüleri de kapatıldı ve adı İlahiyat Fakültesi yapıldı. Fakat nitelik alabildiğine düştü. Çünkü YİK’te okuyabilmek için İmam Hatip Okulu mezunu olmak şarttı. İlahiyat Fakülteleri ise bu şartı kaldırdı. Herhangi bir lise mezunu orada en baştan, tabiri caizse “elif, bâ”dan başlıyor tedrisata...

 

 

“Üniversite, Çıraklık-Kalfalık-Ustalık Sistemidir”

 

 

Nitelik ve nicelik arasındaki bu çelişkiyi nasıl değerlendirmeliyiz?

 

Problem şurada düğümleniyor. Üniversite, adeta usta-çırak-kalfalık sistemidir. Eğer hoca olacaksınız, asistanlıktan başlayarak işbaşı yapmalısınız. Doktora sistemi, doçentlik ve profesörlük. Tabiî politik birtakım neden ve gerekçelerle, mesela “Avrupa Birliği’ne girelim...” diye sayısı beş olan üniversiteler, bütün illere yayılarak bugün özel olanlar da dahil 205 oldu. Üniversite açmak büyük bir problem değil. Fizikî bina yapılabilir. Ancak asıl olan o binanın içini doldurmak. Bu sefer ne oldu? Hoca bulamayınca liselerde biraz kendini göstermiş bazı insanlara tanınan kolaylıklarla doktora yapmalarına izin verildi. Arkasında doçentlik ve derken profesörlük. Böylece “Google ile doktora yapan nesil” tabir ettiğim bir nesil çıktı ortaya. Oysa biz zamanında tezimizi hazırlarken 5 yıl aralıksız olarak Süleymaniye Kütüphanesi’ne gidiyorduk ve ben oradaki el yazmalarını inceliyordum. Akşam da görevli memurlarla birlikte çıkıyordum. Şimdi ise uzaktan kumandalı, maalesef internetteki yanlış bilgilerin de bulaştığı birtakım tezler hazırlanıyor. İlim geriliyor. Talebeler açısından ikinci bir handikap da şu; bizim dönemde talebelere “araştırma yöntemleri” verilirdi. 1983’te çıkan kanuna göre ise, yıl ortasında “final” diye bir sınav, “vize” diye ayrı sınavlar var. Bir liseli gibi talebeler ders notlarıyla sınava hazırlanıyor. Üniversitelerimiz liselerin son sınıfı gibi oldu. Araştırma yöntemi olarak değil, daha çok sınava şartlanmış, araştırma yapmaktan uzak, ne bir konferans dinleyebiliyor, ne de bir etkinliğe gidebiliyor...

 

Ne de kitap okuyabiliyor?

 

Kitap okumamaya en büyük sebep ise şu test sistemidir. Hatta Van’da bir konferansta bulunmuştum. Oradaki bir okul müdürü, “Biz test ve tost ile meşgul olan bir nesil yetiştiriyoruz.” demişti. Gerçekten de bugün böyle bir nesil var. Üniversitelerin durumu bu merkezde...

 

Bu bağlamda edebiyatın durumu nedir sizce?

 

Son yüz yıl içinde Batı dünyasının İslâm ülkelerini dizayn edip hegemonya kurmak için düzenlediği projeleri oldu. Buna tepki olarak adı “İslâmcılık” olan hareketler belirdi. Başta Mısır, Pakistan olmak üzere hep edebiyattan yararlanıldı. Mesela Seyyid Kutup, Hasan El-Bennâ gibi değerler Mısır’da bu hareketin öncüleri olarak belirdi. Hint yarımadasında ise Nedvî, Muhammed İkbâl gibi meşhur isimler de edebiyattan istifade ile düşüncelerini yaymaya çalıştılar. Türkiye’de ise bu hususta daha şanslıyız. Mehmet Akif’i bir kenara koyarsak, yüzyılın sonunda Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi gerçekten büyük ses getiren, kendilerinden sonra etkisi sürecek, eser veren şahsiyetler öncü oldu. Edebiyat, bir fikrin ve duygunun geniş ve teferruatlı bir şekilde dile getirilmesinde son derece önemlidir. Maalesef hikâye ve romanda çok zayıf kaldık. Bizde roman geleneği olmadığı için Mesnevî geleneği söz konusuydu. Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha, Vamık ile Azra, Ferhat ile Şirin gibi bir çok nesirimiz vardı. Mesela Fuzulî’nin Leyla ile Mecnun’u bir ilktir ve bu eser örnek alınmak suretiyle başka eserler ortaya konulmuştur. Tanzimat’la birlikte edebiyata “Batılılaşma” yönü vermeye çalışan hareketler belirdi. Klâsik edebiyatın muhtevasından ve biçimlerinden o döneme kadar istifade etmekle beraber Cumhuriyet döneminde ise yüzümüz tamamen Batı’ya döndürüldü. Maalesef ondan sonra Batı’ya mukabil seviyede romancımız da, tarihçimiz de yetişmedi.

 

 

“Üslûp Çilesi Olmadan Edebiyat Yaşayamaz”

 

 

Üstad Necip Fazıl’ın, “münekkid” yani eleştiri kültürüne sahip insanların yetişmediğine sürekli dikkat çektiğini görüyoruz. Akademi ve üniversite çevresiyle bağlantılı olarak bu hususta neler söyleyebilirsiniz?

 

Ne üniversite, ne şahsi çabalarıyla belli bir notaya gelmiş tenkitçi kabiliyetine sahip insanımız yok. Birkaç şahsiyet var ancak onlar da ferdî gayretleriyle bu mevzide bulunuyor. Peyami Safa bu noktada bir değerdir. Roman hususunda maalesef “muhafazakâr” dediğimiz kesimde hiç romancımız yok. Bu hususta üniversiteler akademik düzeyde insan yetiştirmediği için ekol çapında bu çığırı açacak kadromuz yok.

 

Sürekli Batı romanlarının dilimize çevrilmesinden, yerli isimler “deneme” çapında bile göze görülmez oldu. Bu hususta ne dersiniz?

 

Yerli roman olmayınca Rus romanına veya Batı’dan tercümelere girişiyorsunuz. Bir şeyin aslı olmayınca taklidi zamanla yerleşiyor. Bunun bir sebebi de, “acaba dine aykırı bir sahne, tasavvur olabilir mi” şeklinde tereddüt içinde kalınmasıdır. Mesela, “Hekimoğlu İsmail” mahlasıyla bilinen İsmail Okçu’nun yazdığı “Minyeli Abdullah” adlı kitabı var. Diyor ki, “bu kitabı yazmak için hocalardan fetva aldım...” Roman yazmak için fetva alacak durumdaysanız, bu da bağımsız düşüncede hürriyet sorunu olacaktır. Necip Fazıl’ı, Sezai Karakoç’u bir kenara bırakırsak üslûbu kuvvetli insan yok maalesef...

 

“Üslûbu kuvvetli insan” ne demek?

 

Edebiyat, başlı başına üslûp meselesidir. Bir ata sözümüz var; “Üslûb-u beyân, ayniyle insandır.” Üslûp, şahsiyet sahibi olmaktır yani... Ortaya bir üslûp koyan şahsiyetlerden mahrum oluşumuzdan dolayı ses getirecek, kalıcı olacak eserler maalesef doğmamaktadır. Romanımızın durumu bu merkezdedir.

 

Nasıl üslûp sahibi olunur?

 

Üslûp kazanmak için büyük bir insanın, bir “üstad”ın yanında yetişmek gerekiyor. Eğer bir deha değilseniz, mutlaka bir ekole bağlanmanız gerekiyor. Ekol bağlısı olmadan ferdî bir şey yapamazsınız. Bu durumda çok sınırlı ve eksik olunur. Ekol, yetiştiricidir. Roman, piyes, şiir veya hikâye... Bu tür alanlarda çalışma kuvvetini ekol içinde kazanırsınız. Yere göğe sığdırılamayan Tanzimat edebiyatı aslında Şinasi ile başlıyor. Derler ya, “Öyle eyledim ki bir mektep dünya, bu mekteplerden çıkanlardan büsbütün üstad!” Cumhuriyet dönemine gelmeden önce Servet-i Fünûn, Fecr-i Âtî diye bir akım var. Fakat bu akımlar bahsettiğimiz güçte insanlar olmadığı için belli bir müddet sonra bakıyorsunuz; tesiri kayboluyor. Hece vezninde en büyük temsil Üstad Necip Fazıl’dadır. Necip Fazıl, gerçekten “heceyi mezarından çıkaran” insandır. İlk zamanlar hece ile çok güçlü nefese sahip şiirler yazmıştır.  Kendisi diyor ki, “İlk zamanlarda aruz vezninde şiirler yazmaktaydım. Fakat baktım ki, dünya başka bir yöne gidiyor; hece veznine yönelmek durumunda kaldım.” En uzun ömürlü imparatorluk olan Osmanlı, 600 sene yaşamasına rağmen sona erdi. Mesela, Mona Rosa’nın ilk kısmını hece vezninde yazmıştır Sezai Karakoç. Fakat o da itiraf ediyor ki, “Baktım ki, benim yalnız başıma gücüm heceyi yaşatmaya yetmiyor, dolayısıyla serbest vezne geçtim” diyor. Bu biraz da devirlere has bir durumdur. Bazı akımların devri geçer, ömrü dolar. Yeni bir akıma intibak etmek suretiyle devam edilir. Bizim edebiyattaki en büyük eksikliğimiz, gerek Necip Fazıl, gerek Sezai Karakoç gibi büyüklerimizin yanına gelip, tam mânâsıyla kâmil bir edebiyatçı olmadan uçup gitmekten dolayıdır. Divan şiirimizde şöyle bir beyit var;

 

“Gör zahidi kim sahibi irşad olayım der

Dün medreseye geldi, bugün üstad olayım der...”

 

Zahid, tasavvufta mürşiddir. İrşad sahibidir. Çile çekmeden ortaya çıkmak olmaz. Edebiyat çilesiz olmaz; mümkün değildir.

 

Edebiyat ve kültürümüz üzerinde “harf devrimi”nin tesiri hakkında görüşlerinizi alabilir miyim?

 

Bizim bu noktada yaşadığımız en büyük sıkıntı, 1928 yılında çıkarılıp dikte edilen Latin alfabesidir. Bir anda insanımızın hafızası tahrip ediliyor, maziden cahil kalınıyor. O alfabeyi okuyamadığımız için kendimizi cehalet deryasında buluyoruz. Mazinin kültürünü de koruyarak geçiş yapılsaydı belki faydası olurdu. Ancak birden bire damarlar kesilince, ne tarih, ne kültür, ne edebiyat, ne din tefekkürü kaldı. Nesiller Latinize edildiğinden, bildiğimiz mânâda büyük insan yetişmedi. Hatta Ordinaryüs Prof. Sadi Irmak’ın tezime ilgisi olmuştu. Irmak hoca, eski nesilden bir hocaydı. Birtakım yazılar yazarken dikkat ettim; eski alfabeyle yazıyordu. 1928 öncesi yetişmiş çünkü... “Sezai Karakoç’un Sanat ve Düşünce Dünyası” adıyla yazdığım kitabın baş kısmında bir şiirini koymuştum. Orada diyor ki şair, “Güneş yalnız da olsa etrafa ışık saçar. Doğruların kaderidir yalnızlık, gökte kargalar sürüyle, kartallar yalnız uçar...” Bizim edebiyatımızda da “kartal” olarak niteleyebileceğimiz insanlar var. Tek başlarına, yalnız uçmak zorunda kalmışlardır. Keşke şu an Türkiye’de bir kaç büyük kartalımız olsaydı. Yine de ümitsiz olmamak gerekir. Yeni nesil bir noktaya kadar geliyor. Menfi, olumsuz tarafları olsa da arkadan çok güzel bir nesil yetişebilir.

 

 

“Sezai Karakoç’ta Büyük Doğu Tesiri”

 

 

“Sezai Karakoç’un Gözüyle Necip Fazıl” adlı çalışmanız var. Biraz bu husustan bahsedebilir misiniz?

 

Sezai Karakoç, Diyarbakır Ergani doğumlu. Ortaokulu Maraş’ta okuyor. 1944’te Ortaokul son sınıftayken bir gün çarşıya çıkıyor. Maraş o zaman çok küçük bir yer. Duvarlarda Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergisinin afişlerini görüyor. Diyor ki, “Bugüne kadar içimizde mükedder, mahzun bir şekilde yaşattığımız İslâm’ın entelektüel düzeyde artık bir müdafaa edeni var diye çok mutlu oldum.” “Türkiye’nin gelecek yıllarında iki insan öne çıkacaktır. Birisi Bediüzzaman, ikincisi Necip Fazıl olacak diye düşünüyordum. Fakat eğilimim edebiyat olduğu için Necip Fazıl’a daha çok muhabbetim oldu.” Bu öngörüsü doğru çıkıyor, sonraki elli yılda her iki şahsiyet çok büyük yeni bir neslin yoğurulmasında büyük hizmetler veriyor. Karakoç daha sonra Gaziantep’te liseye devam ediyor. 1949’da çıkmaya devam eden Büyük Doğu dergisine bir şiir gönderiyor. Aslında sadece beş kelimeden ibaret, Üstad’ın ekolünden bir şiirdir bu;

 

“İlim..

merdiven daya

çık aya...”

Bir başka şiirinde “sabır” kavramını öne çıkarıyor;

“Ser kilimi Mehmedim odaya,

bunca beklediğimiz yeter” diyor.

Üçüncü olarak ise “iman”...

 

Bu kelimenin içinde de, çığır açmış insanların kullandığı, eski tabirle “efradını câmî, ağyârını mânî şekilde her şeyi kendinde topluyor. Meselâ merhum Üstad, bu mânâda “Büyük Doğu” ismini kullanıyor. Bediüzzaman’da bu kelime “iman” idi. Sezai Bey’e geldiğimizde ise, “Diriliş”i ileri sürüyor. Diriliş gerçekten de birçok düşünceyi barındıran mânâsı olan bir kelime. Kelimeyi tarihte incelediğimizde ise, ilk kullanan İmam-ı Gazali’dir. O’nun “İhya’u Ulum’ud-Din” adlı yani “Din İlimlerinin İhyası”. İhyadan murad; diriliş... Bu dört ciltlik esere hâlâ başvuruluyor. Tasavvufta da “diriliş” mânâsıyla kullanılan Mevlana Halid Bağdadi’nin yazdığı Farsça divanının ilk beytinde;

 

“Benden güzeller şahına haber verin ki,

Yağmakta olan nisan yağmurlarının etkisiyle

Alem ikinci bir defa diriliyor...”

 

Bu divan Farsça’dır. Hatta merhum Sadreddin Yüksel tarafından sadeleştirilmiştir. Eski devrin aruz vezninde yazılmış tasavvufî remizleriyle edebiyatımıza girmiştir. 19. Asırda ise İkbal var. Onunla Mehmet Akif’i mukayese eden bir çalışma üzerindeyim. İkbal’in Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal’e verdiği desteğin Cumhuriyet’in ilanından sonra kesilmesi söz konusudur. Cumhuriyet’ten sonra da Türkiye’deki hareketleri takibe devam ediyor. M. Kemal’in Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin zaferle sonuçlanması üzerine ona bir şiir yazıyor.

 

“Cavidname”sine bu şiirini koyuyor ve şunu diyor, “Ey Mustafa Kemal yürü, yürüyebildiğin kadar... Biz bu meydanda bir çok insanın tedbir yüzünden mat olduğunu görüyoruz.”

 

Kemal’in ilk dönem Batı’ya karşı çıkışını alkışlıyor. Fakat daha sonra “devrimler” gerçekleşmeye başlayınca çok güzel bir şiir yazıyor. Diyor ki, “Devrim olarak ortaya koyduğun şey aslında Batı’nın yıllardır çiğneye çiğneye posalaştırdıklarına sığınıp yeni bir şey ortaya koymak iddiasındasın.” Ve devrimlerin köksüzlüğünden, taklitçilikten acı bir şekilde ve üslup içinde dile getiriyor. O da, “Dini Düşüncenin Yeniden Dirilişi” adında yeni bir kitap yazıyor.

 

“Dinde reformculuk” akımının da aynı dönem çıkışını sürdürdüğü biliniyor; bu tesir edebiyata nasıl yansıyor?

 

Bu hareket önce Mısır’da görülüyor. Reşid Rıza, Ferit Vecdi ve Muhammed Abduh üçlüsünden oluşan, “Batı’nın bazı düşüncelerini alıp,  İslâm’ı modern kalıplar içinde ifade edelim.” anlayışı. Bunların en büyük üstadları da Cemaleddin Afgani’dir. Başlangıçta Said Nursi, Mehmet Akif ve İkbal, Afgani’yi takdir ediyor. O dönem mason olduğu, asıl niyetinin başka olduğunu bilmiyorlar. Hatta Sultan Abdülhamid’in “İslâm Birliği” politikasıyla paralel gibi görünüyor. Daha önce Afgani, 1870’te Osmanlı topraklarında kurulan ilk üniversite olan Dar’ul-Fünûn’a çağrılıyor. Orada bir konferans veriyor. Orada şöyle bir söz sarfediyor; “Peygamberlik de sanatlardan bir sanattır.” Büyük tepki çekiyor ve yurt dışına kaçıyor. 1892’de ise, Sultan Abdülhamid’in daveti üzerine tekrar geliyor. Sultan Abdülhamid, Afganî’nin tehlikeli bir insan olduğunu sezdiği için ölünceye kadar onu misafir ediyor. Hatta bir rivayete göre evlendiriliyor. İstanbul’da, Nişantaşı’nda mezarı vardı. Sonradan Afganistan kemiklerini istemişti. Maalesef sonradan Mısır, Pakistan, Afganistan’da ortaya çıkan insanlar bir ağaç gibi budandılar. Irak’ta da aynı şey gerçekleşti. Bugün Müslümanların en fazla muhtaç olduğu şey, basit eylem ve düşüncelerle İslâm’ın dile getirilmesi değil, güçlü ve derin düşüncelerle yeni bir aydın gençliğin yetişmesidir.

 

 

“Selefilik ve Edebiyat”

 

 

Modern “selefilik”in edebiyat sahasındaki tesirini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bu düşüncenin tesiri çok eski tarihlere gidiyor. Osmanlı’ya baktığımızda, Kâtip Çelebi, büyük bir toplum gözlemcimizdir. Osmanlı’daki düşünce ve toplum hareketleriyle ilgili çok güzel bir tespiti var. Diyor ki, “Osmanlı’nın kuruluşundan Fatih dönemine kadar sadece dinî ilimler okutuluyordu. Sahn-ı Seman Medreseleri’ni kurduran Fatih, bu vakfiye için yazılan kanunnameye bir madde koyduruyor. Bundan sonra dinî ilimlerle müspet yani pozitif ilimlerin bir arada okutulmasını emrediyor. Fatih, çok ileri görüşlü bir insandır. Bu kanunnameye binaen gerçekten bu gelenek devam ediyor. Büyük alimler yetişiyor. Maalesef Kanunî zamanında ortaya çıkan kişiler bunun “felsefiyat, boş şeyler” olduğunu iddia ediyor ve söz konusu kanun bir kenara bırakılıyor. Hatta Kâtip Çelebi diyor ki, “Kenarda köşede, Diyar-ı Ekrad mıntıkasında, Fatih’in bu kanunuyla amel eden mübtediler yani ilme yeni başlayanlar İstanbul’a geliyor ve orada tafra satar olmuşlardı.” Fatih’in kanunnamesine uymayanlar şerhin şerhi ile meşgul olup ilmi dondururken, yeni bir fikir ortaya atamazlarken, onlar müspet ilimlere devam ediyordu. İstanbul’dakiler arasında bir tek istisna gösterilebilir. O da, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’dir. Marifetname adlı eserine hem dinî hem müspet ilimleri koymak suretiyle kendini göstermiştir. Hatta doğu medreselerinde Amerika’nın keşfini ilk haber veren insandır. Kâtip Çelebi Batı dillerini bilen biriydi. O batıda, İbrahim Hakkı Hazretleri de doğuda öne çıkmıştı.

 

Hakkında doktora yaptığınız İbrahim Hakkı Hazretleri üzerine bizi bilgilendirir misiniz?

 

Her asırda gelebilecek ancak birkaç kişiden biri olarak gösterilebilir. İlim hayatımıza büyük tesiri olmuş bir şairdir aynı zamanda. 1703’te Hasankale’de doğuyor. Siirt Tillo’ya geliyor. Orada İsmail Fakirullah isimli bir Kadirî şeyhine intisap ediyor. Fakat sahası müspet ilimler olduğu için şeyhinin I. Mahmud ile olan mektuplaşması sonucu, İbrahim Hakkı Hazretleri İstanbul’a kabul ediliyor. Orada saray kütüphanesinden istifade ediyor. İki defa İstanbul’a geliyor. 1756’da Erzurum’a döndükten sonra Marifetname’yi yazıyor. Bu eserde ayrıca okurların zihninde yer etmesi için telkin amaçlı şiirler vardır. Her mevzuun sonunda beyitler halinde ilmi meselelerin özü verilir. Astronomi en yetkin sahasıdır. Eskilerin “Felekiyat” dediği sahada büyük bir bilgindir. Mesela mürşidi İsmail Fakirullah’ın kabrinin üzerine inşa ettiği bir türbe var. Bu türbe, gece-gündüzün eşit olduğu 21 Mart-23 Ekim’de güneş Tillo dağlarında şafak vakti belirdiği noktaya bir kale yaptırıyor. O kalenin içine de pencere yerleştiriyor. Türbenin girişinde de kule tabir ettiği bir yapı inşa ediyor. Bunların üzerine de kubbe inşa ediyor. Gece gündüzün eşit olduğu o tarihte güneş ışığı o pencereden gelip türbenin girişindeki minareye, oradan da kubbeye mercek vasıtasıyla yansıyarak tam olarak mürşidinin kabrinin üzerine düşüyor. Bu o dönem için son derece çarpıcı vakıadır. 1967’lerde o türbeyi vakıflar tadilat yaparken bozuyorlar. O tarihten ancak 20 yıl sonra üniversitelerdeki hocalar bu noktaya gelerek bu ışık vakıasını yeniden ihya edebiliyorlar. Doktora çalışmam nedeniyle oraya da gitmiştim. Halkımızın muhayyilesi geniştir. Bazı insanlar olduğundan daha büyük gösterilir menkıbelerle... O’nun yıldızlar arasındaki mesafeyi Tillo sokakları kadar iyi biliyordu. Elindeki bastonu sabitleyip çenesini koyarmış, yıldızlar arasındaki mesafeyi gözetlermiş. Eserindeki haritalarda dünyanın düz olduğunu (Batlamyus) ve yuvarlak (Kopernik) olduğunu savunan ilim adamlarına ait olanlar da var. 17. yy’da ise Kadızadeler adıyla bilinen ilim adamı bir aile ortaya çıkıyor. Bu ailede hakim olan zihniyet ise bizim bugün “selefi” dediğimiz harekete benzer reddiyeci bir hareket. Medrese ile tekke arasında çekişme başlatıyorlar. Bir tarafta onlar bir tarafta Sivasîler... Padişaha da tesir ederek güçleniyorlar. Bağnazlığın temsilcileridir. Sonunda yok oluyorlar fakat müspet ilim maalesef Fatih döneminde gördüğü liyakat ve değeri görmüyor. Sümbülzâde Vehbi adlı bir şairimiz vardır. 18. Asrın sonu 19. Asrın başları... Müspet ilimlere cephe alırcasına Lütfiye adlı bir eseri oğluna ithafen yazar. Orada diyor ki, “Hendeseye itibar verme tarik-i vesveseye düşme...” yani matematik, geometri, kimya vs pozitif ilimlere dalıp inancından şüpheye düşme.

 

Kadızade uzantısı mı?

 

Taassup, bağnazlık her dönemde vardır. Modern çağda da “selefilik”le gelmiş. Tamamen şekle, kalıba, dış görünüşe takılı kalmış, insanların beynini yıkamaktalar. 9 Haziran 2014’te Musul’daydım. Bu zihniyete sahip güruh oraya geldi ve Musul’u işgal etti. Ticarî bir amaçla oradaydım. Bir arkadaşım, “Hocam geliyorlar... Siz Erbil’e geçin” dedi. Aradaki mesafe 80 km. O zamanki sayıları 300-400 civarında olan bu çapulculardı. İsimleri ise IŞİD. Daha sonra DAİŞ denilir oldu. Arkadaşımızın tavsiyesiyle özel bir araçla Erbil’e geçtim. Hakikaten geldiler, Irak merkezi hükümetinin Musul’da bulunan 65 bin kişilik ordusunu püskürterek onların en modern silahlarına da el koyuyorlar. Tek kurşun atılmadan elbiselerini sivil elbiselerle değiştiriyorlar ve Bağdat’a dönüyorlar. Gelen “selefiler” de bu elbiseleri üst üste yığdıktan sonra ateşe veriyor. Bu bir projedir aynı zamanda. 15 Temmuz’un arkasında olan hareket gibi. Bu tür araçlarla Afganistan’a, Libya’ya, Irak’a girdiler. Batılı istihbarat teşkilatlarının fikirlerine binaen ortaya çıkan hareketlerdir. Batı’da İslâm’ın yaygınlaştığını gören istihbarat örgütleri insanları çeşitli kalıplara sokmaya çalıştılar. Hem bu hareketlerin kendi topraklarında palazlanmasını engellemiş oldular hem de o insanların yok olmasını sağladılar.

 

Eğitimde, kültürde, sanatta daha iyi bir seviye için neler söyleyebilirsiniz?

 

Her sıkıntıyı ferah günler takip eder. Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır. Bu Kur’an’da iki defa tekrar edilir. Büyüklerimiz de insanlarımıza umut vadetmiştir. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin buyurduğu gibi,

 

“Hiç ummadığın yerde

Nagâh açılır perde

Erişir derman derde

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler”

 

İnsanlara ümit vermek durumundayız. Hz. Ali zamanından bu yana ihtilaflar kaşınmıştır. Hz. Ali aynı zamanda bir şairdir. Hikmet büyüğümüzdür. Peygamberimiz, “Ben ilmin hazinesiyim, Ali de onun kapısıdır” buyuruyor. Hz. Ali diyor ki, “İttefeka’l arabu, en lâ yettefiku”... “Araplar birleşmeme konusunda birleşmişlerdir.” Bu son derece önemlidir. O gün buyurduğu söz hâlen caridir. Batı’ya karşı alternatif oluşturabilecek ülkelerden Türkiye başta olmak üzere, İran, Mısır, Pakistan ve Endonezya bir araya gelmelidir. Aydınlarımız arasında sık görülüyor; köklü bir İslâm kültürü yoksa hayatının ilerleyen safhalarında İslâm dışı yola sapıyor. Önce köklü bir ilim tefekkürü İslam kaynaklarından beslenmesi gerekir.

 

İlahiyatçılar hakkında şu görüş de çok paylaşılıyor; “İlahiyat fakülteleri İslam’ı tahrip müessesesi haline gelmiştir...”

 

Bu sözde gerçek payı var. İlahiyatçılar ne yapıyor, Batı’ya gidip orada oryantalistlerin tesiri altında İslâm’a müspet değil menfi bakan bir zihniyete bürünüyor. Yarım hoca dinden, yarım doktor candan edermiş. Bunun ilk farkına varan Sultan Abdulhamid’dir. Maalesef onun Batı’ya gönderdiği kitleden Osmanlı’ya dönenlerin yaptığı ilk iş Abdulhamid düşmanlığı olmuş, onu devirmek olmuştur. Zamanımızda selefiliğe ve bölünmüş cemaatlerin durumuna karşı köklü bir inanç, irfan ve ahlâka sahip olmak gerekir. Bunun en güzel örneklerini Necip Fazıl’da, Sezai Karakoç’ta görmekteyiz. Bu aydın örnekleri çoğalmalı, hem kendi coğrafyasının ve Batı coğrafyasının en az bir diline vakıf olmalı, güçlü bir tenkit kafasıyla nesil yetiştirmeli, slogancılıktan kurtulmalıyız. Bugün tabir yerindeyse putçu zihniyet de yaygın. Doğruya doğru, yanlışa yanlış dememiz gerekir. Bütün bunlarla birlikte derdimiz olmalıdır. Derdi olmayan insandan bir hayır gelmez. Makamdan ve mevkiden öte, coğrafyamızın tekrar ayağa kalkması için neler yapılması gerekiyorsa o yapılmalıdır. Sezai Karakoç’tan bir şiirle sözlerimi tamamlayayım;

 

“Ben aşkı göğsümde çiçek gibi taşımıyorum

Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum

Gelmişim, dayanmışım demir kapısına sevdanın

Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum

Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum...”

Kaynak: Editör:
Etiketler: Dr., Şakir, Diclehan:, Üslup, Çilesi, Olmadan, Edebiyat, Yaşayamaz,
Yorumlar
Haber Yazılımı