Haber Detayı
05 Eylül 2017 - Salı 16:12
 
Büyük Doğu Medeniyeti’nde Tasavvuf - Öznur Acar
Büyük Doğu-İbda Haberi
Büyük Doğu Medeniyeti’nde Tasavvuf - Öznur Acar

Giriş

En başında söylemek icâb eder ki; Büyük Doğu–İbda fikir ve aksiyon hareketi, İslâm tasavvufuna bağlı olarak kendisini mayalandırmış ve şeriat ölçüleri ile sımsıkı perçinlemiş bir harekettir. Şeriat ölçülerine tam mutabık kalındıktan sonra tarikat ve meşrep farklılıkları bir zenginliktir ve “takvada yarış” esas görüldüğünden makbuldür. 

Kaynağını, Allah’ın “Sen olmazsan âlemleri yaratmazdım” buyurduğu Hazret-i Peygamber’den alan İslâm tasavvufu, “içe doğru derinleşme ve oluş, dışa doğru belirme ve yayılış” şeklinde “Ferdde toplu Topluluk Hakikati”nin bütün inceliklerini taşır. 

Allah Resûlü bizzat Allah tarafından vahiyle terbiye edilmiş ve “Yaşayan Kur’an” tabirine layık bir hayat sürerken, O’nun nazar ve himmetinden nasiple, O’na kadro olma müjde ve şerefine nail olmuş Sahabe ise, “Yaşayan Sünnet, Peygamber” hesabı Allah Resûlü tarafından terbiye edilmiştir. Her biri gökteki yıldızlar derecesinde olan Allah ve Resûl dostları, yeryüzünün her köşesine dağılarak insanlığı terbiye etmeye girişmişlerdir. Bu terbiye ediş esnasında da ana yollar ve disiplinler oluşmaya başlamıştır. Gaye belli: Kur’an ve Sünnet çizgisinde yaşamak… Bu çizgide en iyi yaşayan kadro ise yine belli: Ashab-ı Kiram... Kur’an ve Sünneti, zühd ve ahlâkı, izzet ve iffeti, cihad ve mücadeleyi, merhamet ve adaleti onlardan öğrendi insanlık. Ve sahabenin hepsi müçtehit ve hepsi kendi sahalarında ehildi. Bu öğreniş neticesidir ki; Kur’an, Sünnet ve Ashab-ı Kiram’ın yolu yani Ehli Sünnet Ve’l Cemaat Yolu “kendinden zuhur diyalektiği” mânâsına denk bir şekilde ortaya çıktı. Ardından bu çatı altında birçok itikadî ve fıkhî mezhepler sistemleşti, tarikatlar vücud buldu. Bu sistematik ilerleyiş, aslında küfür, nifak ve bid’at ehlini nefy ile onları tasfiye eden, bir nevi vücudun savunma mekanizmasına benzeyen bir süreç içinde gelişti.

Büyük Doğu İdeolocyası, bir yönüyle, dünden bugüne sarkan bu mekanizmanın neticesidir. Nihâyetinde günümüzde Allah Resûlü’nün zâhirini kabul edip bâtınını reddeden ve bunun da İslâm’ın zahirini kabul edip batınını reddetmek olduğunun farkında olmayan niceleri var. Yine bir takım “dinleştirilmiş hareketlerin” İslâm coğrafyasına ve bu coğrafyadaki Sünnet ve Cemaat ehline karşı kesintisiz tahrif ve imha savaşı verdiği herkesin malûmudur. 

Bu çerçevede İmâm-ı Gazâli’nin şu sözü Büyük Doğu’da mahyalaşmıştır: “Gördüm ki, her şey Peygamberler Peygamberinin ruh feyzine sığınmaktan ibaret ve gerisi sadece yalan ve dolan, vehim ve hayal”. [1]

Tasavvufun Doğuşu ve Tarihi

Mizaç ve kişilik husûsiyetleri değişik, kabiliyet ve zekâları çeşitli, ilimde ve fende yetenekleri düşük yahut yüksek, dinî emirleri yerine getirebilme takatinde farklı farklı insanlar söz konusu. Hâl böyle olunca herkes mizacı, kabiliyeti, idrâki ve ilmi nisbetinde Allah ve Resûlü’nü anlama gayretinde. 

Bu farklılıkları EN güzel veren hadislerden biri de Cibril Hadisidir. 

Hz. Ömer (r.a) anlatıyor: 

- “Bir gün Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in huzurunda bulunduğumuz sırada, elbisesi beyaz mı beyaz, saçları siyah mı siyah, üzerinde yolculuk eseri bulunmayan ve hiçbirimizin tanımadığı bir adam çıkageldi. Peygamber’in yanına sokuldu, önüne oturdu, dizlerini Peygamber’in dizlerine dayadı, ellerini (kendi) dizlerinin üstüne koydu ve:

- “Ey M......., bana İslâm’ı anlat!” dedi.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

- “İslâm, Allah’tan başka ilah olmadığına ve M.......’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehadet  etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı (tastamam) vermen, ramazan orucunu (eksiksiz) tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâbe’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdu. 

Adam:

- “Doğru söyledin” dedi. Onun, hem sorup hem de tasdik etmesi tuhafımıza gitti. 

Adam:

- Şimdi de imanı anlat bana, dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

- “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir.” buyurdu.

Adam tekrar:

-“ Doğru söyledin” diye tasdik etti ve:

- “Peki, “ihsan” nedir, onu da anlat” dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve selem):

- “İhsan, Allah’a onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdu.

Sonraki nesil âlimlerimiz bu hadisin şöyle bir hikmetini keşfettiler: İslâm ile fıkhî, iman ile itikadî, ihsan ile tasavvufî mevzular kastedilmişti yahut tasavvufî mevzular artık kendini ihsan başlığı altında, fıkhî mevzular İslâm başlığı altında, itikadî mevzular ise iman başlığı altında toplandı. Ve bu toplanış bu hadis ile mutabık düştü.

Bu ve benzeri sağlam deliller üzere kurulu tasavvuf, esasında her beşerî dinin veya her felsefî düşüncenin aradığı ideale yöneliş esasını teşkil eder. Kaali hâle tebdil etmek şekliyle ifade edilen tasavvuf, İslâm dininin ihtiva ettiği bilgi sisteminin kuvveden fiile, yani kaalden hâle, nazariyeden ameliyeye dönüşüdür. [2]

Tasavvufun sabit esasları vardır. Bunlar Kur’an ve sünnettir. Tasavvuf bir hayat tarzıdır. Bu sebepten sosyal bir yönü vardır. Bunun neticesi olarak fikrî ve şeklî bir tarzda düşünülmelidir. Hazret-i Âdem’den günümüze kadar gelmiş bütün sahih dinlerin kendi bünyesinden neş’et eden, özde bir “tasavvuf anlayışı” vardır.

Peygamber Efendimiz (sav) zamanında İslâmî ilimlerin esasları mevcut olmakla beraber, ihtiyaç hissedilmediğinden ötürü tedvin edilmemiştir. Yani fıkıh ilmi, kelâm ilmi, hadis ilmi, tefsir ilmi, tasavvuf ilmi ismiyle müdevven ilimler yoktu; fakat fıkıh, kelâm, hadis, tefsir, tasavvuf bizzat mevcuttu.

Tasavvufun başlı başına bir ilim olarak ortaya çıkması, yaşanan İslâmî hayatın gücünü kaybetmesi, zühdî hayatın zayıflamasının bir sonucudur.

“Toplumdaki fertlerin dinî yaşayış ve uygulayışları doğrudan Kitab, Sünnet ve onların birinci elden toplu tatbikçisi Sahabe-i Kiram’ın içtihadlarından müteşekkil değişmez ana kaynağın kendisi olmayıp, ona yapılmış yorumların neticesidir. Yani mezhepler ve tasavvufun bir disiplin halinde zuhurunun neticesi olarak ortaya çıkan tarikâtlar, dinin bizatihi kendisi olmayıp ona müteallik yorumlar ve din gayesinin kuvvetlenmesini temine medar olan vasıtalardır.” [3]

İslâm tasavvufunun temel esası “mâsiva” ile kalbî alâkanın kesilmesidir. Allah’ın gayr-ı mânâsına gelen “mâsiva” kelimesi tasavvufun en önemli ıstılahlarından biridir. Allah’tan başka her şey ruha karşı nefsi besler. Tasavvufta önemli olan, nefse haz veren şeylerden, İslâm’ın hadlerine sığınmaktır. İslâmî esaslara uygun bir hayat sürmek ve bunların sonucunda bir şahsiyet kemali elde etmektir. Ruh bedenden, beden de ruhtan ayrı değildir. Tasavvuf ruhun bedene hâkimiyetini sağlayan kurallar koymuştur.

Ebu Hureyre (ra)’nin Peygamber (sav)’den iki ilim aldığını beyan eden sözleri zahirî nübüvvetin yanı sıra bâtınî velâyetin de ihtiyârî olarak Müslümanların bazısına intikal ettiğini gösteriyor.

Tasavvufun menşe’i bizzat Peygamber (sav) ve o kaynaktan yayılan rayihadır. Bunu isbatı için onun örnek yaşantısına bakmak yeterli olacaktır. Çünkü o bütün insanlığın örnek alacağı mürşid-i kâmildir aynı zamanda. Tasavvuf ehlindeki sade hayat Peygamber (sav)’in hayatından örnek alınmıştır.

Resûl-i Ekrem (s.a.v) sade yaşar, sade giyinir, sade yemek yerdi. Her şeyde sadeliği severdi.” [4]

Efendimiz’in (s.a.v)  yaşadığı zühdî hayat yani dünya hayatından el etek çekme hâli, Ashâb tarafından da benimsenmiştir.

“Tasavvuf, sistematik hâlde ilk olarak Basra’da ortaya çıkmıştır. İlk devir sûfîlerinin hepsinin birer zâhid olduğunu söyleyebiliriz.” [5] “İlk sûfî ismini alan Ebu Haşim (ölm. 150/767) isimli bir zâttır. İlk tekke de Suriye’de Remi şehrinde bulunan Ebu Haşim Tekkesi’dir.” [6]

“Ebu Haşim ile başlayan zühd hareketleri, kısa zamanda İslâm beldelerine yayıldı. Tarikat öncesi diye isimlendirebileceğimiz bu devir sûfîleri azdır. İmam Kuşeyrî Risalesi’nde seksen üç tane sûfînin tercüme-i hâlini zikretmiştir”. [7]

Sufiyye mesleğine ilk olarak bir hareket veren Süfyan-ı Sevri’dir. (ölm. 161/778) Bu zât, Ebu Haşim’e nispetle daha çok şöhret bulmuştur.

Süfyan-ı Sevri, birkaç arkadaşı ile birlikte zahidâne bir hayat yaşamıştır. O devirde Rabiatü’l Adeviyye (ö. Hicri ikinci asrın sonu) adında zahide bir hanımın tasavvuf mesleğinde meşhur olduğunu görüyoruz. Süfyan-ı Sevri’nin arkadaşlarından Şeybetü’r Rai (ölm.158/775) zaman zaman insanlardan da uzak kalarak münzevi bir hayat yaşamıştır.” [8]

Sufiyyenin yayılmasına hizmet eden iki sûfî Zûnnûn-ı Mısrî (ölm. 245/859) ve Ebu Yezid Bistami’dir (ölm. 261/875). [9] Bu süreç hicrî ikinci asrın ortalarına tekabül eder.

Tasavvufun Tanımı, Kökeni-İştikakı

Ashab-ı Suffe: Ashab-ı Suffe, Mekke’den Medine’ye hicret eden fakir ve kimsesiz Müslümanlardı. Sayılarının en çok 400 kadar olduğu rivâyet edilmektedir. Mescid-i Nebevi’nin sofasında kaldıkları için bu isimle anılmışlardır.

Safevi: “Bir kısım kimseler sûfî kelimesinin -saf ve duru soydan gelen- mânâsını ifade eden safevi’den türediğini, kelimenin telaffuzunun zorluğu sebebiyle –vav ile fe- harflerinin yerleri değiştirilerek –sûfî- haline getirildiğini beyan ediyorlar.” [10]

Sof: Sûfînin, yün mânâsına gelen sof kelimesinden geldiği görüşünde hemen hemen herkes birleşmiştir. Renksiz, kaba, yünden yapılmış elbise giymek o devirlerde günahlardan pişmanlık duymak için bir alametti. Muhasebi’ye göre yün elbise kibri örten tevazu kisvesidir. Malik b. Dinar, Utbe ve Süfyan Sevri’nin yün elbise giydikleri rivayet edilmektedir. Hicri üçüncü asırdan itibaren beyaz renkli yünden elbise sûfîlerce resmi kisve alarak kabul edilmiştir. Sühreverdî, Peygamber (sav)’in yün elbise giydiğini, zâhid ve âbidlerin de bunu benimsediklerini rivayet etmektedir.” [11]

Tasavvuf bir “hâl ilmi” olduğu için, yapılan çeşitli tariflerde o halin bir neticesi olarak değerlendirilmelidir.

Cüneyd-i Bağdadî (ö. 297/909) “Tasavvuf, Hakk’ın seni, sende öldürmesi ve kendisiyle ihyâsıdır.” [12] diye tarif ederken Ebu Muhammed Ceriri (ö. 321/933) “Tasavvuf güzel ve ulvî olan her çeşit huyları kazanma girişiminde bulunmak ve çirkin her nevi huylardan da uzaklaşmaya çalışmaktır.” der. Diğer taraftan Cüneyd-i BağdâdîMâsivâ ile alâkayı keserek, Allah ile beraber olmaktır.” [13] ifadesi ile farklı bir vecheden tarif eder eder tasavvufu. Kuşeyrî (ölm.464/1073) ise “Tasavvuf mâsivallahtan müstâğni olmak, bilinmeyeni ihtiyâr etmek ve hayırlı olmayan şeylerden sakınmaktır.” [14] der. Tasavvuf dünyasının kıymete haiz en nadide büyüklerinden olan Muhyiddin-i İbnü’l-Arâbî (560-638/ 1165-1239-40) Hazretleri “Tasavvuf ubudiyet ahlâkıyla süslenmektir.” [15] şeklinde kısa ve net bir tarif yapar. Ve yolumuzun büyüğü Abdülhakîm Arvasî Hazretleri “Tasavvuf, beşerî sıfatlardan çıkıp melekî sıfatlar ve ilâhî ahlâk ile vasıflanmaya mahsus bir hâl…” [16] der.

Tasavvufun tariflerini çoğaltmak mümkündür. Burada zikredilen sadece bir kısmıdır.

Tasavvufun Mânâsı ve Gayesi

Tasavvuf, nefsin ubûdiyete (kulluğa) sevki, kalbin de rubûbiyete taallukudur.” [17] İnsanın lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesi, dinin genel tarifidir. Amel cihetinden bilmesi “fıkıh”, inanç olarak bilmesi “kelâm”, hâl olarak yaşaması da “tasavvuf” olarak açıklanabilir.

Tasavvuf istikamettir; rıza ve teslimiyettir; Kuran ve sünnetle kemâle ermektir. Tasavvuf zevken idrak edilen bir ilimdir (hâl ilmi). İslâm ilimlerinin tecrübî mekânıdır tasavvuf. Sûret ve sîreti tezkiye hâllerinden bahseden bir ilimdir. 

İnsan, ceset ve ruhtan medyana gelmiştir; lâtif olan ruh, kesif olan bedene girince maddî varlığın ruh üzerinde yaptığı tesirler, ruhun berraklığını söndürür. İnsanın ruhî olgunluğu nefis tezkiyesi ile tahakkuk edeceğinden, ruhun beden üzerine üstünlüğünü temin için alınan tedbirler de tasavvuf gayesini teşkil etmiştir.” [18]

Tasavvufun gayesi güzel ahlâktır. Allah ve Resûlü’nün ahlâkıyla ahlâklanmaktır.

Tasavvufun mevzuu tahalluk (ahlâklanma) ve tahakkuk (manevî hakikatlere sahip olmak)’tır. Bu çerçevede Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette tasavvuf ilmine işaret edildiğini görüyoruz. 

-Ve sen elbette yüce bir ahlâka sahipsin.” [19]

-Andolsun ki, Resûlullah’da sizin için Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır.” [20]

-Nefsini kötülükten arındıran mutlaka kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de elbette hüsrâna uğramıştır.” [21]

 Diğer taraftan Resûller Resûlü’nün, tasavvuf ilmine dair terbiye mâhiyetinde uyarıcı ve yetiştirici hadisleri insanın olgunlaşma ve tekâmül etme sürecinde en büyük yol göstericisidir.

Hanzala (r.a) anlatıyor: “Biz Resûlullah’ın huzurunda bulunurken dinî his ve heyecanla gark olur, cenneti ve cehennemi gözlerimizle görür gibi olurduk.” [22]

Kaynağı Resûlullah olan, yazılmasına ve anlatılmasına imkân bulunmayan bu nev’i his ve heyecanların, sohbet ve ülfet yoluyla nesilden nesle aktarılması İslâm Tasavvufunun mayası ve tohumu olmuştur.

Tasavvufta keşif, ilhâm ve kerâmetin kaynağı bizzat Allah Resûlü tarafından terbiye edilmiş olan sahabedir. Sûfîler, Hz. Peygamber’in ruhânî ve manevî hayatının varisleri ve taşıyıcılarıdır. [23]

İlk mürşid Hz. Peygamber, ilk sûfîler de sahabe efendilerimizdir. Tasavvuf geleneği onlardan bize ulaşmıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in “Sahabem gökteki yıldızlar gibidir.” dediği ashabı, tasavvufta da bizim için birer kutuptur. Kim onlara tutunursa kurtuluşa erer. Zühd ve takvada İslâm âleminin en önde gelen isimleridir. Sahabeler tasavvufu bizzat kaynağından öğrenmeleri ve bünyelerinde barındırmaları hasebiyle tasavvuf mesleğinin başkarakterleridir.

Tarikât ve Meşrepler

Tarikât, “tasavvufun içinde yer alan bir uygulama biçimi ve Allah’a ulaşmak için gidilen veya tutulan yol, usûl ve metod” demektir. Tarikât, tasavvufun sistemleşmiş şeklidir. Bütün tarikâtlerin gayesi, insanları manen olgunlaştırmak, bütün güzel ahlâklarla donatmak ve her türlü çirkin davranışlardan uzak tutmaktır.

Tarikâtler iki kol halinde günümüze ulaşmıştır. Biri Hz. Ebubekir’den gelen hafî zikrini içinde barındıran kol; diğeri ise Hz. Ali’den gelen ve cehrî zikri içinde barındıran kol.

Tasavvuf, Efendimiz’den (s.a.v) günümüze bu iki kol sayesinde taşınmıştır. Meşrep, “su içme şekil ve tarzı, su içilen yer” demektir. Meşrep, İslâm dinine hizmet etmek adına hedef ve gayede bir olmakla beraber, vesile ve yollarda metot ve usullerde görülen farklı düşüncelerdir. Tasavvufta ise mizaca uygun yol, sûfînin tasavvuf anlayışı ve hayatına yansıtış tarzı demektir.

Büyük Doğu’ya Ruh Veren Üç Büyük Nur Huzmesi

İbn-i Arabî, İmam-ı Rabbanî ve Abdulhakîm Arvasî

Muhiddin İbn Arâbî, Hâtem-ül Evliyâ’dan hissedardır. Şeyh-i Ekber diye anılır. O, bir tek lokmayı ağzına ondan tesbih sesi duymadan almazdı. Zekâsı çok keskin, hafızası pek kuvvetli olup, fesahat ve belâgat sahibi idi.

İmam-ı Rabbanî, Müceddid-i Elf-i Sâni, yani ikinci binin yenileyicisi. Bu büyük zât, şeriatı noktası noktasına bir daire halinde çevirdikten sonra onu hikmet, vecd, aşk ve keşif halkasına noktası noktasına mutabık, değişmez ilâhî kanun olarak anlayan ve ondan başka ölçü kabul etmemenin tam hakikatini getiren büyük insandır. 

Muhiddin-i Arabî müessirden ziyade eser üzerinde derinleşmiştir. İmam-ı Rabbanî de doğrudan doğruya müessirde. İbn Arabî sonsuz derinlik arayışının eşsiz ismi. İmam-ı Rabbanî bu derin arayışa şeriatla mühür vurmuş yüce şahsiyet. Abdulhakîm Arvasî, bu iki pınardan aldığı nuru çağımıza aksettiren... İbn Arabî’nin Füsus-ul Hikem adlı eseri Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun başucu eseri olmuştur ve yine İmam-ı Rabbanî’nin Mektubât adlı eseri Üstad Necip Fazıl’ın başucu eseri olmuştur. Elbette aynı zamanda tam tersi de vakidir.

Abdulhakîm Arvasî son devir tasavvuf âlimlerinden. “Mehdiyi hamil on süvariden onuncusu” (SM) ve Hazret-i Peygamberin kırk üçüncü kuşaktan torunudur. Bu sebeple Seyyid namıyla anılır. Üstad Necip Fazıl’ın “kurtarıcım” dediği insan.

 

 

 

 

İstifade Edilen Kaynaklar

1-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler, İbda Yay. s.156.

2- Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, 12. Basım, İFAV Yay. s.29.

3-Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, 12. Basım, İFAV Yay. s.32.

4-İbn-i Hanbel, müsned 5/266.

5-Abdülkerim Kuşeyrî, Tasavvuf İlmine Dair Kuşeyrî Risalesi, Dergâh Yay. s.1, 49.

6-Mevlana Cam, s,86.

7-Abdülkerim Kuşeyrî, Tasavvuf İlmine Dair Kuşeyrî Risalesi, Dergâh Yay. s.51, 186.

8-Mevlana Cami, s. 86.

9-Sülemi, s. 15,67.

10-Sühreverdi-Tasavvufun Esasları, Erkam Yay. s.337.

11-Sühreverdi-Tasavvufun Esasları, Erkam Yay. s.331.

12-Kuşeyri Abdülkerim, Tasavvuf İlmine Dair Kuşeyri Risalesi, Dergâh Yay. s.392.

13-Kuşeyri, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, s.II/553

14-A.g.e, s.II/553.

15-İbn’ül Arâbî Istılahatü’s-Sufiyye, s.11.

16-Necip Fazıl Kısakürek, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, Büyük Doğu Yay. s.97.

17-İmam Gazali, Tasavvufun Esasları, Dehliz Kitap Yay. s.40.

18-Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, 12. Basım, İFAV Yay. s.56.

19-Elmalılı Hamdi Yazır, Kur’an-ı Kerim Meâli ve Tefsiri, Kalem 68/4.

20-Elmalılı Hamdi Yazır, Kur’an-ı Kerim Meâli ve Tefsiri, Ahzab 33/21.

21-Elmalılı Hamdi Yazır, Kur’an-ı Kerim Meâli ve Tefsiri, Şems 91/10.

23-Müslim Tevbe, 3.

 

Aylık Dergisi 155. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Büyük, Doğu, Medeniyeti’nde, Tasavvuf, -, Öznur, Acar,
Yorumlar
Haber Yazılımı