Haber Detayı
06 Temmuz 2021 - Salı 09:49
 
Asmak Fiilinin Her Zamanki Hali - Zeynel Abidin Danalıoğlu
Zalimler korkak olur, sözünün canlı temsilcileriydi bunlar, bunun için onlara ödül vermek gerekirdi, iyi temsil ediyorlardı. Asıp keserken pek bonkördü; hissiz, insafsız ve zalim…
Edebiyat Haberi
Asmak Fiilinin Her Zamanki Hali - Zeynel Abidin Danalıoğlu

Vapur bilindik selamını vererek düdüğünü çaldı. Sahilden ayrılırken martılar da vapurla birlikte hareket etmeye başladı. Dünyada hayvanların en şanslı olduğu şehirlerden biri İstanbul olsa gerek; kedisine ayrı, köpeğine ayrı şefkat gösterilir, beslenir, sahib çıkılır. Şimdi martılar kendilerine insanların bakacağından o kadar eminler ki, İstanbul’da denize kıyısı olmayan semtlerde de kendilerine yuva kuruyorlar. Bu, şehrin değişmeyen kadim bir ananesi gibi, şimdi padişah da kalmadı ferman da, amma velâkin vaktinde yük vasıtası olarak kullanılan eşeklerin bile padişah fermanı ile korunduğu bir yerde diğer hayvanlar da kendilerine bir parça şefkat bulabiliyorlar.

 

Vapurun en arkasında kendime bir yer buldum. Temiz deniz havasını solumak için dışarıda seyahat etmeyi tercih ederim. Hava da güzeldi. Servise çıkan garsona işaret ederek bir çay aldım. Evvelden olsa çayın yanında mutlaka sigaranızı da yakabiliyordunuz, fakat şimdi sadece çay tiryakiliği ile yetinmek ve manzaranın o şekilde tadını çıkarmak zorundasınız.

 

Bostancı sahili git gide küçülürken açık denizde rüzgâr da etkisini arttırıyordu. Çantamdan dergimi çıkarıp okuyacaktım, fakat böyle rüzgârlı havalarda zevkine vararak okumak pek de mümkün olmuyordu. Ben uzaklaştığımız sahili seyrederken iki kişi hemen arkamdaki koltuğa sırtları bana dönük bir şekilde oturdular. Herhalde epeydir devam eden sohbetlerini kesmemişlerdi.

 

“İşte böyle Erdem bey.” dedi, kalın bir sesle ve bir yörenin şivesini sezdirmemeye çalışarak konuşan kişi. Aslında kulak misafiri olmak gibi bir niyetim yoktu. Muhatabının iktisadi bir konudaki yorumu dikkatimi çekmişti, fakat asıl dikkatimi çeken, adamın aksanıydı. Biliyorum aksan da bir yerde şive demektir, fakat bunu hususen belirtiyorum zira bu apaçık bir aksandı. Konuşmasını bağlarken net olarak işi hainlikle alakalı bir yere bağladı. Herhalde yabancılara mal ve teşebbüslerin satışlarını kastediyordu veya başka bir şeydi, fakat orasını ben kaçırmış olabilirim. Kendi dilini yabancı aksanla konuşmak için hususi bir gayret gösteren adamın işine gelmediği için başkalarını hain ilan etmesi de gerçekten tuhaftı.

 

Onları profilden de olsa görebilmek için ayağa kalktım ve parmaklıklara yanaşarak boydan boya etrafı seyreder gibi sola doğru bakışlarımla etrafı taradım ve en son onlarda gözlerimi sabitledim. Aralarında belirgin olmasa da yaş farkı vardı. En azından ilk konuşana yıllar iyi davranmamıştı. Tepesinde bir tek tel saç yoktu ve kafası gölgede bile parlıyordu. Boynunda pek çok renkten bulamaç yapılmış gibi duran bir fular vardı. Sanki bununla bir eksiğini kapatmaya çalışıyordu. Diğeri, yani ikinci konuşan belirgin bir şekilde Amerikanvari bir edaya sahibdi. Saçı, sakalsız yüzü ve edasıyla bende bıraktığı intiba en azından buydu. Ellilerinde gösteriyordu. Belki de diğerinden yaşı daha büyüktü, fakat tarzıyla ve kendisine iyi baktığı için bu belli olmuyordu. Yabancı aksanlı olan her şeyi ilk defa görüyormuş gibi, muhatabı ile konuşurken sadece manzaraya değil, vapurun tavanında yerlere kadar her bir ayrıntıya kısa bakışlar atıyor, bazen ilginç bulduğu bir şey olacak ki, ona daha uzun bakıyordu. Mesela can simidi talimatnamesine uzun uzun baktı. Ben de aslında böyle şeyleri okuma ihtiyacı hissederim, fakat onun bakışlarında bunu ilginç bulduğu için okuduğuna dair işaretler vardı.

 

Geçip yerime oturdum ve konuşmalarının nereye kadar gideceğini merak etmeye başladım.

 

"Sen şimdi yeni geldin, bizim burada yaşadıklarımızı bire bir yaşayacak ve göreceksin." dedi ilk konuşan ve daha yaşlı görünen, “Sahi hangi üniversiteydi, seninki?” diye ekledi.

 

Karşısındaki yabancı aksanını vurgulamaktan zevk alırcasına şu kaldırım üniversitelerinden birinin ismini söyledi. Bu üniversiteler bana her zaman kaldırım mühendisi tabiri gerçekten hayat ve vücud bulsun, diye teşkil edilmiş gibi gelirdi.

 

“Sen belki dışarıdayken de müşahede etme fırsatın olmuştur, her şeyde geriye gidiyoruz. Çepeçevre bütün ülkeyi ele geçirdiler, bu resmen gericiliğin yükselişi. Böyle bir anlayışın hâkim olmasına izin vermek bizim hatamız. Sahi dışarıda yabancılar nasıl görüyorlar durumu.”

 

“Onlar için engel olamadıkları bir yükseliş bu, diğer açıdan sizin söyledikleriniz gibi gelmiyor onlara, her şeyin farkındalar, bu tamamen bir propaganda mevzuu. Gerçekten bir geriye gidiş veya demokrasinin zedelenmesi gibi bir durum olarak bakmıyorlar hadiseye, engellenemez bir yükseliş olarak görüyorlar.”

 

“Hımm, demek öyle hiç böyle düşünmemiştim, ama dediğim gibi, bu bizim hatamız. Bu ülkeye sağlam bir darbe lazım, temizleyemediğimiz her şeyi, bu defa bir daha yeşermemecesine temizlemek ve bir daha kök salmasına izin vermemek gerekir.”

 

Aralarındaki muhavere beni keyiflendirmişti. Bu çocukça bakış açısı ve sadece tekerlemede kalmış laflarla kendilerini haklı görme çabaları gerçekten gülünçtü. Çantamı açtım ve rüzgâra aldırış etmeden dergimi okumaya başladım. Tabii kulağım onlardaydı.

 

Fularlı olan:

 

“Bunun için ne kadar darağacı kurmak gerekiyorsa o kadar kurulacak ve bir daha arkamıza bakmayacağız, seksen senenin birikimlerini böyle bir zihniyetin insafına terk edemeyiz. Bak her şeyimize karışıyorlar, bütün hayat tarzımıza, ne kadar zaman geçti, bir akşam bile dostlarımla ağız tadıyla kadeh tokuşturamadım.”

 

“Ne?” dedi diğeri hayretle, “Artık açıktan içki içilmesi yasak mı?”

 

“Yok, canım. Sadece artık sofralarımızda ağız tadı ile sohbet edemiyoruz. Varsa yoksa iş siyasete geliyor ve yine ağzımızın tadı kaçıyor. En tabii hakkımız bu bizim, kim karışabilir? Bu ülkede içkiyi kaldırmayı düşünecek adamın kellesini kaybetmeyi göze alması lazım. Mesele iktidar meselesi aslında, yer gösterme meselesi, seksen yıl eze eze biz onlara yer gösterdik, şimdi onlar her şeyi tayin ediyor.”

 

Beriki buna karşılık vermedi, yüzünü göremiyordum, ama belli ki düşünüyordu. Nihayet:

 

“Artık batıda bu türden kıyıcı darbelere iyi gözle bakmıyorlar, aslına bakarsanız ben de bunun çıkar yol olduğunu düşünmüyorum. Her filizlenişinde daha güçlü kök salan bir ağaç gibi bu, başka bir şey düşünmek lazım.”

 

“Vallahi azizim ben anlamam, ne kadar cana mâl olacağına bakmaksızın son bir hareketten yanayım. Batıdakiler de artık sineye çekecekler ne yapalım.”

 

“Bunun başka yolları da var, ben psikolojik baskı taraftarıyım.”

 

“Bunun tek yolu sıkı bir temizlik.”

 

“Tek yönlü düşünmemek lazım, her sahada yapılacak sıkı bir sosyal baskı, aşağılama ve değerlerle alay etme, iyi bir netice verebilir. Şimdi bütün fikirler mevzi kaybetmeye başladılar, onların boşalttığı alanı akıllıca doldurmak için değerlerde yozlaştırma var olan direnci kıracaktır.”

 

“Valla, artık orasını bilemiyorum.”

 

Adamlar profesyonel cinayet şebekesi gibi, sonra hak hukuktan bahsediyorlar. Bunlar ağladıklarında da dünyayı yıkıyorlar. Şu kadar cana kıymayı birkaç kelime ile geçiştirebilen bir adam! Her şey kendi hazları için yaşayan bir güruhun diğerlerine hayat hakkı tanımamasından ibaret. Hazların zafer geçidi yaptığı bir çağdayız. Ve bütün bu zafer alayı, insanların en tabii haklarının cesedi üzerinde tepinerek yapılıyor.

 

“Burası demokratik bir ülke ve öyle kalmalı.” dedi yine fularlı. Bunu söylerken kesin ve kati bir şeyi belirtiyor gibiydi. Fakat nerede ise kendimi tutamayarak, geçmiş ile bugün arasındaki farkın tam olarak ne olduğunu söylemesini isteyecektim. Ama zaten kendi ağzı ile bunu itiraf etmişti. Sadece iktidar ve parsa kavgasıydı.

 

Sonra kendi kendime güldüm, bu boş fikirlerin kendini imha etmek gibi bir tarafı vardır. Keyfim yerine gelmişti. Sert bir rüzgâr vurdu vapurun arka tarafına, sanki rüzgâr uçurmuş gibi dergiyi tam ikisinin arasına bıraktım. Ben “Ah, pardon!” demek için ayağa kalktım. Fularlı olan da korkuyla ayağa fırladı ve inanmadığı bir şey görmüş gibi sağ elini boğazına götürdü. Derginin kapağına dehşet içinde bir yüzle bakıyordu. Yabancı aksanlı olan da tedirgin olmuştu, o tanıyor muydu bilmem, derginin kapağında, “Küfre avans vermemek lazım!” diyen Necip Fazıl’ın fotoğrafı vardı.

 

“Kim… Kiiiim, yaptı bunu?” dedi kekeleyerek fularlı olan.

 

Zalimler korkak olur, sözünün canlı temsilcileriydi bunlar, bunun için onlara ödül vermek gerekirdi, iyi temsil ediyorlardı. Asıp keserken pek bonkördü; hissiz, insafsız ve zalim… Büyük bir tebessümle uzanıp dergiyi aldım.

 

“Dergi bu!” dedim ona kapağı iyice görmesi için uzatarak, adam bir adım geri attı. Güldüm. Dergiyi çantama koydum. Vapur Adalar’a yaklaşıyordu. Çantamı alarak aşağıya indim. Ziyaretine gittiğim arkadaşıma olanları anlattığımı hayal edince kendi kendime gülüyordum.

 

Aylık Dergisi 201. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Asmak, Fiilinin, Her, Zamanki, Hali, -, Zeynel, Abidin, Danalıoğlu,
Yorumlar
Haber Yazılımı